|
 |

Tağut'un Reddi, Kafkas Mücahidlerinin Esas
Zaferidir!
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a, Sâlât ve Selam nebi ve resul mührü taşıyan
Muhammed'in, ailesinin ve dürüst ashabının üzerine olsun. Allah'ın hidayet
ettiğini kimse saptıramaz ve O'nun saptırdığını kimse hidayete erdiremez.
Şehadet ederim ki; Allah'dan başka ilah yoktur ve Muhammed (salat ve selam
üzerine olsun) O'nun kulu ve elçisidir.
Bundan sonra...
Her şeye kadir olan Allah Kur'an'da şöyle buyuruyor:
De ki: "Hak geldi; artık bâtıl ne bir şeyi ortaya çıkarabilir ne de geri
getirebilir." (Sebe Suresi, 49)
ÖNSÖZ
Mücahidlerin emiri Ebu Osman (Dokko Umarov) bir bildiri yayınlayarak
putperestliğin her alametini reddetti ve emrindekiler için İslami yönetim
sistemini kurdu. O resmen Tağut'un kurallarıyla, ÇİC (Çeçen İçkerya
Cumhuriyeti)'in 1992'deki anayasa metninin 2. maddesinde geçen şu ifadeyle,
hükmetmeyeceğini deklare etti:
"Çeçen Cumhuriyeti halkı, devlet genelinde egemenliğin tek kaynağıdır. Halk,
kendine ait olan egemenlik hakkını doğrudan ve kendisi tarafından oluşturulan
yasama, yürütme ve yargı erkini temsil eden organlar tarafından, keza kendi
yönetim organları aracılığıyla gerçekleştirir."
Emirimizin bildirisi otoritenin yegane kaynağının insanlar değil Yüce Allah ve
rehber olarak gönderdiği peygamberimiz Muhammed (salat ve selam üzerine olsun)
olduğunu dikkate aldığını ifade etmektedir. O böylece İslam'la çelişen
kavramlardan da vazgeçmiş oldu: Cumhuriyet, parlamento, başbakan vs gibi. O'nun
bildirisi ayrıca demokratik yönetim sisteminin putperest inanışların ve benzeri
öğretilerin reddidir. Kafkas Mücahidleri İslam'la çelişen hiçbir düşünceyi
taşımamaktadır; İnsan hakları, uluslarararı hukuk, referandum, ifade özgürlüğü,
din ve vicdan özgürlüğü gibi.
Bazı insanlar bu kararın aniden ve kendiliğinden Dokko Umarov tarafından
alındığı konusunda bizi ikna etmeye çalışıyor. Hatta bazıları Rus Gizli
Servisi'nin Emirimize gönderdiği bir hipnozun "Çeçen devletinden vazgeç"
telkinleri üzere emirin bu kararı aldığı komplo teorisini ortaya attı. Bu bana
Mekkeli müşriklerin Peygamberimize karşı (salat ve selam üzerine olsun)
sözlerini hatırlatıyor: Onun ahlakını ve dürüstlüğünü bilenler onu yalanla
suçlayamazlardı, bu yüzden onun büyülendiğini iddia ettiler. Hatta bir büyücünün
insanlarla karşı karşıya gelmesi için onu zorladığını iddia ettiler.
Ve hak kendilerine geldiğinde onu inkar edenler, "Bu ancak apaçık bir büyüdür"
dediler. (Sebe Suresi, 43)
Elbette, büyü ona hiçbirşey yapamazdı. Fakat kafir gizli servisleri bunun tam
tersini istiyor. Onlar, Müslümanların Tevhid'in katı kurallarına sıkı bir
şekilde bağlanmalarının Müslümanların zafer kazanmasının yegane koşulu olduğunu
bilen Şeytan tarafından kontrol ediliyorlardı. Tevhid, bizim yaşamımızın
maksadıdır. Biz onun için kavga eder ve ölürüz. Kafirlerin ve münafıkların amacı
bizi gerçek itikadımızdan uzaklaştırmak ve bizi imansızlardan kılmaktır.
"Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da onlarla
beraber olasınız." (Nisa Suresi, 89)
"Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya
devam ederler." (Bakara Suresi, 217)
Bilinmelidir ki yönetim sistemi bizim dinimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Şu da
bilinmelidir ki dinin bir parçasını reddetmek İslam'ın tamamını reddi demektir.
Bu tam olarak kafirlerin bugün başarmayı denediği şeydir. Onlar bütün güçleriyle
bizim İslami yönetim sisteminden caymamıza çalışıyor ve kendi sistemlerinin
propagandasını yapıyorlar, bu şekilde inkarcılardan olmamız konusunda bizi
zorluyorlar. Biz, her zaman inancımızı savunduk ve uzun zamandır da bizim
canlarımızı ve mallarımızı savunma adına sahneye koyduğumuz cihadımız Allah'ın
kelimesini yükseltme cihadına döndü. Şimdi ise biz sadece, onu açıkça ilan
etmeye ihtiyaç duyduk.
"...Fakat Allah, olacak bir işi (mü'minlerin zaferini) gerçekleştirmek için
böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille
yaşasın." (Enfal Suresi, 42)
Mücahidler bu kararı uzun bir zaman önce almıştır. Aşağıda ben olayların nasıl
geliştiğini ve bu kararın açıklandığı satırlarda payı olan yazarların buna nasıl
karar verdiğini açıklayacağım.
KISA TARİHİ ARKAPLAN
Rusya'ya karşı savaş 13 yıldan fazla bir zamandır sürüyor. İlk zaferden sonra,
bir iç çekişme oldu ve onun ateşi bugün hala için için yanmaya devam ediyor. O
çekişmeyi yaşamış olan sağ kalanlar hala karşılıklı olarak husumet besliyorlar.
Bugün hala o olayların sonrasında kimin haklı olduğunu ve kimin haksız olduğunu
açıklamak imkansız. Bugün bir şey açıktır ki: Biz bugün o geçmiş olaylardan ders
çıkarmazsak, aynı şeyler tekrarlanabilir.
Sorulması gereken Çeçen Devleti'ni bir kere daha neyin inşa edebileceğidir.
Geçmişte savaşçıların arasında (İslam ve ulusal törelerin sentezlendiği bir
demokrasi üzerine kurulmuş) laik bir otorite taraftarı olanlar ve Şeriat
taraftarları vardı. 2002 parlamentosu direniş mensuplarının arasındaki çekişmeyi
çözmeye çalıştı ancak o sadece Kafkas mücahidlerine formalite bir birliktelik
sağlayabildi.
Bazı kardeşlerimiz geçmiş hatalarını kabul ettiler, fakat birçok önemli soruda
ortak bir noktada buluşmakta başarısız oldular. Biz bir felaketin yakın olduğunu
gösteren bir yönetimle, hep iki seçenek arasında kendimizi bulduk. İlki, savaşın
sonu gelmeden düğümü bir kerede kesmekti. Kimse bu kararı alamadı, çünkü bu
mücahidlerin saflarında açıkça bir ayrılmaya sebep olacak ve yenilgiyi
getirecekti.
Alternatif seçenek ise savaş sona erene kadar veya sonuna kadar savaştıktan
sonra bir anlaşmaya varıldıktan sonra düğümü çözmekti. Fakat herkes anladı ki,
savaş ve ortak düşman mücahidleri birleştiremeyecekti, sonra barışçıl koşullarda
bunu yapmak da pratikte imkansızdı. Tüm Mücahidlerin arasında ortak bir karar
verecek, cihada katılmış bir hakem bulunamaması da bizleri kızdırdı, çünkü iyi
veya kötü tüm komutanlar ve alimler savaş sonrasında bu fitneye müdahil
olmuşlardı.
Sonuç olarak, demokrasi taraftarları ve şeriat taraftarları ÇİC başkanını
tanımak konusunda anlaştılar ve cumhuriyetin anayasasının şeriata göre
belirlenmesini teklif ettiler. Herkes anlaşmanın formalite olduğunun ve zorla
yapıldığının farkındaydı. Demokratlar çouğunluğun kendi tarafında olduğunu ileri
sürerek şeriat kanunlarının meşru olmadığını söylediler, çünkü anayasa
referandumla belirlenmişti ve umumi bir oylama ile değiştirilebilirdi. Onlar
ayrıca Meclis yeniden seçilme hakkı vermiş olsa da, savaştan sonra devletin
"insanların seçilen temsilcisi" olan tek başkanı olmasının meşru olabileceğini
savundular.
Şeriat taraftarları ise ÇİC'in başkanının İslami kurallara göre seçilmediği
söylediler. O sadece, askeri hareketin komutanı olur diye düşünülmüştü. Birçok
kişi Rusya ile görüşmeye geçilmesini ve mütarekenin başkanın konumunu koruması
için zorunlu olduğunu söylediler. Her grubun veya cemaatin kendi finans
kaynakları olması bu birlikteliğin formaliteden ibaret olduğunun bir başka
göstergesiydi. Bazı ulema bunu askeri zorunluluklardan kaynaklandığı savunarak
açıklamaya çalıştı ama gerçek sebep otoriteye güvensizlik ve itimatsızlıktı.
Hatta Şeyh Abdulhalim güç toplamak için geldiğinde, birçok mücahid ona biat
yemini etmedi.
Kafkas Mücahidlerinin 2005'de birleşmesinin ardından İçkerya'daki otoroite
güçlendirilmiş oldu ve Kafkas cephesi açıldı. Ben, şahsen 2005 yazında
Nalçik'deki Askeri Meclis'de mevcuttum. Emir Ebu İdris Abdullah Basayev (Allah
ona rahmet etsin), Hanif İlyas Gorçkanov (Allah ona rahmet etsin) ve Muhammed
Musa Mukozev Kafkasya'ya dahil olan İnguşetya cemaatinin ve Kabardey Balkarya
cemaatinin katılması meselesiyle uğraşıyorlardı. Ebu İdris çekişmenin bittiği
ilan etti ve bir ayrılma tehdidi önlenmiş oldu. Uzun yıllar süregelen sorun
giderilmiş oldu.
Çekişmenin birçok katılımcısı düşmana katılarak gerçek yüzlerini gösterdiler.
Sadece Şeriat taraftarları demokrasiyi terkettiler ve Mücahidlerin arasında
kaldılar. Böylece ayrılma tehdidi de son bulmuş oldu, Şeriat sistemine geçiş
kararı tam zamanında alınmış oldu. Abdullah Basayev devlet sistemindeki tüm
pagan öğeleri reddi manasına gelen bir karar alarak, bizleri İçkerya İslam
Devleti'nin vatandaşları ve Kafkasya Mücahidlerinin Askeri Meclisi'nin bir çeşit
parçası olarak nitelendirdi.
Bizler İçkerya devlet otoritesinin Şeriat'a göre düzenlenmesi sorununu çözmesi
için Abdulhalim'in memurları olduk.
Ancak Cihad cephesindeki zor şartlar sebebiyle, Meclis'de yer alamadık.
Abdulhalim Sadulayev ve Ebu İdris Basayev (Allah onlara rahmet etsin) gittikten
sonra, biz yönetimle irtibatımızı uzun süre kaybettik.
EMİR DOKKO UMAROV'LA MEKTUPLAŞMA
İlk fırsatta, Ebu Osman'a bir mektup yazdım. Onu Tağut'un demokrasisi ve
yasasını terk etmeye, sadece İslam sancağını yükseltmeye, şirkin bütün
eklentilerini terketmeye çağırdım. Ayrıca O'na bu kararı almak için Meclis'e
danışmasına gerek olmadığını, çünkü Onun bunun tam olarak yegane sorumlusu
olduğunu söyledim. O ilk olarak kendi nefsinden sorumludur ve Hesap Günü'ne bu
sorumluluğunu saklamaktadır. Ve sadece bu da değil, tüm memurlarının
yaşamlarının ve askeri planların sorumluluğu da Onun üzerindedir. Herşeyden önce
O tüm bunların hesabını Yüce Allah'a verecektir.
Allah'ın dininin esasları her insan tarafından kolayca anlaşılabilir. Kuran
insanlara sedece okunması ve yazılması için gönderilmedi. Eğer biz Kur'an ve
sünnetten apaçık delilleri görüyorsak, gerçeği gizlemeye çalışan, Allah'ın
ayetlerini gizleyen, hevalarının faydası için onu yanlış yorumlayan, şerre
çağıran alimleri onaylamak zorunda değiliz. Kıyamet Günü Emir kendini şöyle
savunamayacaktır: "Ey Rabbim! Ben senin kanunlarını uygulamak istedim, fakat
ulema (İslam'ın dini liderleri) bana izin vermediler."
Elbette, biz sarfettiği sözler hüccetlerle (delillerle) uyuşan alimlere saygı
duyarız, fakat Akide'nin temel konularında (Usul'id Din'de) alimleri Taklid'e
(bir görüşü aynı takip etmeye) izin verilmemiştir. İtikadi meselelerde birisinin
ifadesini kabul etmeden önce sahih bir Delil'e (gerçek İslam kaynaklarındaki
yerine) ihtiyacımız vardır. Şeriatın Fürû meselelerinde ise biz alimlerin
sözlerini taklid edebiliriz ve her sözlerinin Delil'ini sormak zorunda değiliz.
Bu konuda Oy'a dayanılamaz olduğunu da mektupda vurguladım, hatta herkesin
Şeriat için Oy vereceği kesin olsa bile.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek
ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her
kim de Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur." (Azhab
Suresi, 36)
Ayrıca ben şu gerçeğe dikkat çekmek isterim ki, 2002 yılında şu devletliğimizin
bir ilkesiydi: "Emir'in Şura'da tek bir oyu vardır." Bu açıkça İslam ile çelişen
ve kafirlerden ödünç alınan bir yenilikti. Eğer biz, bu ve diğer ciddi sapmaları
sona erdirmezsek, Yüce Allah hayatımız boyunca düşmanlara karşı bize zafer nasip
etmeyecektir. Bununla birlikte bizi ödülünden mahrum edip, cezaya çarptırabilir.
Evet, böyle bir hareketin bizleri çekişmeye itme tehlikesi var. Ancak Yüce
Allah, eğer insanlardan korkarsak ve Şeriat'ın belirlediği kanunların sınırını
aşarsak bize sürekli çekişme ve ayrışmalar verecektir.
O Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
"Bu sebeple, O'nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." (Nur
Suresi, 63)
Abdullah ibn Ömer (Allah ondan razı olsun), Peygamberden (salat ve selam üzerine
olsun) şöyle rivayet ediyor:
Eğer insanlar Allah'ın emirlerini ve Resulü'nün sünnetini terkedecek olursa,
Allah onlara başka milletlerden düşman musallat eder. Onlar da ellerindekini
alırlar. Yöneticileri Allah'ın kitabında indirdiği hükümlerle hükmetmezse Allah
onları birbirine düşürür." (İbn Mace'nin rivayet ettiği Sahih bir Hadis'ten
alıntıdır. Ayrıca Elbani de Silsiletu'l Sahiha da zikretmiştir.)
Dokko Umarov bu meselenin Onun için açık olduğunu ve yönetim sisteminin ne
olması gerektiği konusunda şüphesinin olmadığını ifade ettiği bir cevap yazdı.
Zaten daha önceki mektuplarında da o sadece Allah rızası için, İslam için ve
Şeriat için savaştığını vurgulamıştı. Emir Dokko Umarov şimdiden bir karar
aldığını ve böyle bir çıkış yapacağını ifade etti. O sadece bunu ifade edecek
metni hazırlamasına yardımcı olması için yaşlı bir mücahidin ulaşmasını
beklediğini söyledi.
ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞINDAN İSLAMİ DİRENİŞE GEÇİŞ
Şeriat'ın bütünüyle hakim kılınması konusunda Ebu Osman'ın kararlılığına rağmen
böyle bir hareketin gerekliliği ve zamanlaması konusunda bazı Mücahidlerin
aklında şüpheler vardı. 2007 Ekim'inde Ebu Osman'ın Naib'i (Vekili) Emir
Muhanned'den İslam dışında bir bayrağın (ideolojinin) altında savaşmak konusunda
benim düşüncemi bilmek istediğini ifade ettiği bir mektup aldım. Çıkış noktası,
benim İslam sancağı olmayan bir bayrak (ideoloji) altında savaşmaya izin
verilmediğini yazdığım bir makalemdi. O Şeyh Useymin'in İslami olmayan (Cahili)
bir bayrağın altında Cihad etmeye izin veren bir fetvasını aktarmıştı. Böyle bir
savaşın Bosna ve Hersek'de sürdürüldüğünü ve bütün İslam alimlerinin buna onay
verdiğini, bunun Bosnalı Müslümanların yanında sadece Allah rızası için yapılan
bir cihad olduğunu söylüyordu.
Ben bu soruyu elbette cevapladım. Şimdiye kadar cihad, demokrasi ve ulusal
özgürlük bayrağı altında sürüyordu. Buna rağmen dünyanın her yerindeki alimler
bu savaşın Çeçen insanlarını soykırımdan korumayı hedefleyen bir cihad olduğunu
söylüyorlardı.
Bu meselede tartışmasız önemli bir nokta var: Gerçekten savunma savaşında ulusal
bayraklarının altında ve hatta haydut çetelerinin bir üyesi olarak
savaşılabilir. Ancak, şüphesiz tartışmalı yönleri de var. Örneğin, kafirlerin
bayrağı altında da savaşılabilir mi? Bazı alimler, eğer Müslümanların yok
olmasını engellemek için başka çare yoksa buna da cevaz veriyorlar. Diğerleri
ise kafir bayrağı altında savaşanın (örneğin Kafirlere sadakatini göstermesi
gibi) Vela yaptığı sürece kafir olacağını düşünüyor.
Mücahidlerin bir bölümü bunu kabul etti ve Sırplara karşı ulusal bayrağın
altında savaştı. Aynı zamanda onlar Başkan Aliya İzzetbegoviç'in emri altında
Demokratik Bosna bayrağının altında savaştılar.
Bosna'da başka bir Mücahid grup daha vardı ki, onlar Bosna hükümetini kabul
etmediler ve İslam sancağı altında savaştılar.
Buna rağmen, bizim durumumuzda iki seçenecekten hangisini seçersek seçelim bu
bizim için birşey ifade etmez. Çünkü bu tartışmanın bizimle yapılması için
hiçbir gerekçe yok. Çünkü bu konuda konuşan alimler, Cihad'ın demokratik bir
cumhuriyetin veya hristiyan bir demokrat yöneticinin veya Hakkı kabul etmeyen,
inkarcı bir yöneticinin emri altındaki bir devlette veya orduda caiz (İslam'a
göre doğru) olup olamayacağını tartışmışlardır. Veya Onu hakka davet etmenin
hiçbir olanağı olmadığı durumlarda. Fakat biz burada kardeşimiz hakkında
konuşuyoruz! Biz Emir Dokko'ya şunu nasıl diyebiliriz: "Kardeş, sen bir süre
kafir olmalısın. Yoksa bizim düşmanı yenmemiz zor olacak!"
Bazıları bize itiraz edebilir ve bunu yapması için bizim onu zorladığımızı
söyleyebilir. Ve baskı sebebiyle kafirleri aldatmamızın bir ihtiyaç olduğunu
söylebilir. Benim cevabım ise şu olacaktır: Allah'ın diniyle oynamayın! Eğer
herkes askeri veya siyasal bir zorunluluk sebebiyle küfrünü açıklarsa, bizim
dinimizden geriye hiçbirşey kalmaz. Bütün Ehl-i sünnet alimleri kalbi imanla
dolu olduğu halde ikrah (İslam'ın belirleği ölüm tehditi derecesinde bazı zor
durumlar) dışında düşünerek küfür kelimeleri söyleyen herkesin kafir olacağı
konusunda ittifak etmişlerdir. (Bakınız Kahtani, "El-Vela ve'l Bera, Cilt 1,
Sayfa 60.) Bilinmelidir ki her tehdit ikrah değildir. İbn Hacer ikrahın dört
şartı olduğunu söylemiştir:
1- Zorlayan kişi söylediğini yapabilecek güçte olmalıdır. Zorlanan kişi ise
zorlayan kişinin vereceği zararın altından kalkabileceği güçte olmamalıdır.
Yani, kaçabilecek veya gücüyle karşı koyabilecek durumda olmamalıdır.
2- Zorlanan kişi, zorlayan kişinin dediğini yapmadığında zorlayan kişinin,
tehdidini büyük ihtimalle gerçekleştireceğini düşünmüş olmalıdır.
3- Zorlayan kişi, kendisiyle korkuttuğu şeyi hemen tatbik edebilecek güç ve
istekte olmalıdır. Yani; istediği yapılmadığı taktirde tehdidini hemen, ani
olarak uygulayacak güç ve istekte olmalıdır.
4- Zorlanan kişi, kendisinden istenilenden daha fazla bir şey yapmamalı,
zorlandığı meselede muhayyer olduğunu, o konuda istekli olduğunu gösterir bir
hareket yapmamalıdır. (Fethu'l Bari, Cilt 12, S:311)
Bu koşullar zorlamanın her hangi bir türünü uygulanır. Örneğin, bir ticaret
anlaşmasının bitirilmesi için zorlama... Küfrü zorla kabul etme konusunda
alimler ancak o tehditlere geri dönülemiyeceğinden emin olan kişinin küfür
sözlerini söyleyebileceği konusunda icma etmişlerdir (ortak fikirde
buluşmuşlardır). Örneğin düşman onu öldürmeye gelecek, onu zorla tehdit ediyor
veya ona yakacak, acı verecek veya benzeri birşeyle öldüreceğinden eminse,
alimlerin icmaına göre muallak cümlelerle küfür sözlerini geçiştirmesi
gerekmektedir. (Bakınız, Hazin, Lübab'ut-Tevil, Cilt 4, Sayfa 117.)
Şu da bilinmelidir ki İslam emiri tarafından tayin edilen bir casus da tehlike
altında olduğu dikkate alınırsa İslam ve alametlerini gizleyebilir. Onun durumu
tehdit altındaki bir kimsenin durumu gibidir, çünkü o farkedilirse öldürülecek
veya işkenceye tabi tutulacaktır.
Hiçbir yerde bir Emirin, istisna olarak, genel bir fayda için İslam'ın
kanunlarının dışına çıkabilme hakkı olduğu belirtilmemiştir.
1 |
2