|
 |
Dokka Umarov: ''Mücahid
saflarındaki büyük arınma devam ediyor''
Yayınlama zamanı: 23 Haziran 2008, 08:37
Kafkas Emirliği Genel Kumandanı Dokka Umarov, Kavkaz Center gazetecilerinden
Şemsüddin Naşhoyev ile Mayıs 2008 (Cemaziyelevvel 1429) itibariyle bir röportaj
gerçekleştirdi. Şimdi okuyacağınız röportaj, Emir Dokka'nın en son videosunun
bant çözümüdür.
S. Naşhoyev: Melûn şeytandan Allah'a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın
adıyla. Assalamu Aleykum varahmatullahi vabarikatuhu Abu Osman.
Abu Osman, sizi tanıyan herkes sizin hiçbir zaman politikadan hazzetmediğinizi,
sizi de içine çekmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, herhangi bir
politik hizipleşme ve çatışmadan daima uzak durduğunuzu söylüyorlar. Bu, ne
kadar doğru? Kafkasya'daki Cihad'ın başına geçtiğinizden bu yana, politikaya
olan bu tavrınız değişti mi?
D. Umarov: Melûn şeytandan Allah'a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın
adıyla. Hamd, Bir ve Biricik olan Allah'adır. Salât ve selâm, kendisinden sonra
başka hiçbir nebînin gelmeyeceği Peygamber Efendimizedir. Assalamu Aleykum
varahmatullahi vabarikatuhu.
Gerçekten de, politikadan hiçbir zaman hoşlanmadım ve ondan daima uzak durmaya
çalıştım. Hakikati ifade etmem gerekirse, ondan, Müslümanların şerefini
zedeleyen politikadan bugün de hoşlanmıyorum.
Birinci savaştan sonra, omuz omuza savaştığım bir grup mücahidle birlikte
dağlara çıktım ve askerî bir eğitim üssü tesis ettim. O dönem, hem grubumuz hem
de üssümüz hiç de fena değildi. Ve biliyoruz ki, birinci savaştan sonra
mücahidler arasında eski günlerdeki gibi bir birlik mevcut değildi, herkes
çeşitli gruplar oluşturmaktaydı. Kumandam altında bir grup bulunduğu, üstelik
bir de eğitim üssüm olduğu için, o vakitler siz ne kadar dışında durmak
isteseniz de size izin verilmeyeceği için, politikadan kaçınmak mümkün
olmuyordu. O dönemin Devlet Başkanı Aslan Mashadov, Allah kendisine rahmet
eylesin, beni Güvenlik Sekreteri olarak atadı.
Ben bu vazifeyi icrâ ederken gerçekleşen Gudermes fitnesi sırasında, ben ve
mücahidlerim hakem ve sulhu kollayıcı taraftık. Başkanımıza yaklaşık on kez
istifa mektubu yazdım ancak her defasında reddedildi. Benim için savaşmak ve
verilen görevleri yerine getirmek çok daha kolaydı. Güneybatı cephesinin
kumandanı olarak zaten yeterince problemim vardı. Ve yine benim için, Allah
cihadlarını mübarek etsin, Aslan, Abdulhalim ve Abdullah Abu İdris'in -ki bu
Şamil'dir- politikayla ilgilenmeleri kâfiydi.
Mücahidlerin idarecisi olduktan sonra siyasete olan bakışım değişti mi? Evet
demek durumundayım. Çünkü hem Cihadın başında bulunup hem de siyasetin dışında
olmak imkânsızdır. Üstelik, siyaset, İslâm'ın en önemli yönlerinden de biridir.
Fakat, başta da söylediğim gibi, bir kez daha tekrar edeceğim, net biçimde
tesbit edilmiş hedefin bulanıklaştırıldığı, belirgin bir mevkiin
belirsizleştirildiği ve tüm bunların bir maske ardında yapıldığı bir yerde
politikayı hâlâ tanımıyorum. Bu zamanda tüm böylesi faaliyetlerin iddia edildiği
üzere siyaseten faydalı olması da sözkonusu değildir. Gerçekte, bunların tümü
Müslümanların kendi öz benliklerini tahfif ederek dinlerinden sapmalarıyla
neticelenmektedir ve yine tüm bunlar, tam tersinin açığa çıktığı tarzda, şüpheli
birtakım faydalar karşılığı elden çıkarılmaktadır. Dünya siyasetinde bunun pek
çok örneği mevcuttur ki, zaten her birimiz yeterince bildiğinden, bunları tek
tek sıralamayalım dilerseniz.
S. Naşhoyev: Geçen Ramazan ayında Müslümanlara yaptığınız seslenişten sonra,
Mücahidlerden gelen tasdik yanında, o vakte kadar destekçimiz olmuş kimi
muhalifler de ortaya çıkıverdi. İddialarından biri de, siyasette aceleci ve
ânlık düşüncelerle keskin bir değişimin gerçekleştirildiği yönündeydi. Sizce bu
ne derece hakikat?
D. Umarov: Hakikat hiç de bu değil. Abdulhalim'in Cihada liderlik etmeye
başlamasından bu yana, siyasî sistemimizin gözden geçirilmesi ve onun
Akide'mizle uygun hâle getirilmesi, liderlik bünyesinde olduğu kadar diğer
Mücahidler arasında da düzenli olarak tartışılmaktaydı.
Abu İdris, devlet yapımızın Şeriat'le uygun hâle getirilmesinde bir Başkan
yardımcısı, Abdulhalim'in Vekili olarak benim düzenlemeler yapmamda, bense onun
yapmasında ısrar ediyorduk. Ben reddediyordum, çünkü Cihad liderliğinin
mesuliyet sahasına giren bir alana dahil olmak istemiyordum. Abu İdris bunun
üzerine tartışıyor ve bana güceniyordu ancak ben bu pozisyonumu daima korudum.
Şu ân baktığımda, haklı olduğuma inanmıyorum. Abu İdris, uzun zaman ikilikler
içerisinde olabilecek mevkide bir insan değildi, o hakiki bir Mücahiddi, soylu,
enerjik ve faal bir adamdı.
Yeri gelmişken, şehadetinden altı ay kadar önce, Abu İdris, Kafkas Emirliği için
bir mühür sipariş etmişti. Bu mühür bende şu ân. Bu husus, politikalarımızın
yeniden gözden geçirilmesinin aceleci ve ânlık alınmış kararlar olmadığını,
politikalarımızda keskin bir değişimi ifade etmediğini bir kez daha
ispatlamaktadır. Her şeyin aceleci ve ânlık biçimde geliştiğini söylemekse,
ikiyüzlülerin fantezi ve sayıklamalarıdır.
S.Naşhoyev: Ve size karşı yaygın bir itham da, açıklamanız her ne kadar berrak
bir İslamî mevkii göstermekteyse de, bizlerin, finans ve insan kaynaklarımız
bulunmaksızın tüm dünyaya savaş açtığımız yönünde. Oysa dediğiniz şuydu:
Müslümanlara saldıran ve topraklarını işgal edenler sizin düşmanınızdır; kendi
din ve haysiyetlerini savunan Müslümanlar sizin kardeşinizdir. Bu meseleyi biraz
daha açabilir misiniz?
D. Umarov: Evet, bu benim İslamî mevkiimdir, isterse alelâde bir mücahid olsun,
hakiki bir Müslümanın mevkii. Çünkü ben hür bir Müslüman olarak düşünüyorum, bir
köle olarak değil.
Ve bugün bir kâfir bir Müslüman toprağını muhtelif gerekçeler altında işgal etse
ve tüm dünya bu gerekçelerin uydurma olduğunu apaçık görse bile, onlar herhangi
bir Müslüman toprağına, orada İslam'a dair, Şeriat'a uygun ve Allah'ın bize
emrettiği bir hadise gerçekleşir gerçekleşmez sürüler hâlinde, tüm ordularıyla
ve hep birlikte çullanıyorlar. Ve bir kafir bu Müslüman ülkelere saldırdığında,
bu ülkeler yok edildiğinde, bombalandığında, çocukları, aileleri, evleri ve
şehirleri imha edildiğinde, eğer benim Kafkasya'da yaşayan alelâde bir Müslüman
olarak tüm bunların kalbimde bir ıstırabla yankılandığını söyleme hakkım yoksa,
işte bu haksızlıktır, yanlıştır. Eğer benim mevkiim, kayıp Müslümanlar, evet bu
şekilde ifade edeceğim, kimi kayıp Müslümanlar tarafından tüm dünyaya savaş
açmak olarak telakki edliyorsa, yine aynı şeyi tekrarlayacağım, bu kendini
aşağılamadır, Müslümanların kendi kendini aşağılamasıdır.
Çünkü savaş, bugün benim tarafımdan ilân edilmiş değildir, küfre karşı savaş
uzun zaman önce ilân edilmiştir. Müslümanlar artık kâfirlerin yasalarıyla
yaşamayacaklarını ancak Allah'ın kanunlarıyla yaşayacaklarını ilân ettikleri
ânda, bu ülke hemen kâfir ülkelerin orduları tarafından saldırıya uğramaktadır,
yok edilmekte ve bombalanmaktadır. Bu yüzden, (bize itiraz eden) bu
Müslümanların malûl oldukları hastalık, onların böylesi ifadelerindedir, izhar
ettikleri şüphelerindedir.
Şayet bu meseleye sağlıklı bir muhakemeyle yaklaşırsanız, bugün güç ancak Allah
iledir. İslâm burada ülkemizde hâkim olsun ve bizler de İslâm Ümmetinin hür bir
parçası olalım diye 1991 itibariyle Sovyetler Birliği'ne savaş ilân etmişizdir,
Rusya'ya savaş ilân etmişizdir ve işte o günden beri de kendi toprağımızda
böylece Cihad etmekteyiz. O hâlde, kuru toprak bakımından bu kadar büyük bir
ülkeye ve gücü kendi bünyesinde bir araya gelmiş devletlerin tümünün toplam
gücünden hiç de daha az olmayan bir süper güce niçin savaş ilân ettik? Biz bir
savaş ilân ettik ve hâlâ da etmekteyiz, çünkü, Allah'ın emri gereği bir savaş
ilân edildiğinde ve bu savaşta rol almak icab ettiğinde, eğer savaşa iştirak
edemiyorsanız, hiç olmazsa dua etmelisiniz, eğer kâfirler Müslümanların
dinlerinin gereğini tatbik etmesine, Allahın kanunlarıyla yaşamalarına ve dine
davetlerine izin vermiyorsa, en azından kalbinizde onları kınamalısınız. Şayet
savaşa katılamıyorsak, kâfirleri kınamalı, olan bitenler hakkında konuşmalıyız.
Ancak bugün, onlar bizim konuşmamıza dahi izin vermiyorlar ve burası tüm
hastalığın yattığı yerdir.
İşte bu, benim niçin sözlerimin arkasında durduğumun sebebidir. Misâl olarak,
farzımuhal eğer burada varolan Cihada katılamıyor olsaydım (ki bugün Kuzey
Kafkasya'daki Cihad'a katılıyorum), yani şayet bugün Kafkasya'da bir Cihad
olmasaydı, ben (inşallah, Allah güç kuvvet verirse) Müslüman kardeşlerimin imha
edildiği, öldürüldüğü yerdeki bir Cihada katılıyor olacaktım. Bu benim
mevkiimdir, İslamî mevkiimdir, hür bir Müslümanın mevkiidir.
Tüm kardeşlerimin aynı mevkide olacaklarını ümid etmekteyim.
S.Naşhoyev: Kardeşlerimizin bazıları, askerî operasyonlarla birlikte esnek bir
diplomasinin de gerekli olduğunu söylüyor ve Peygamberimiz (S.A.V) tarafından
imzalanan Hudeybiye Antlaşmasını gündeme getiriyorlar.
D. Umarov: Bu muhakemeyi çok defalar işittim. Hudeybiye Antlaşması sık sık
zikrediliyor ancak onun mânâsına nüfuz edilmiyor. Şudur onun mânâsı ki, vaktin
en etkili gücü, Kureyş'in putperestleri, Müslümanları eşit bir güç olarak
tanıdılar ve onlarla on yılık bir ateşkes antlaşması imzaladılar. O antlaşmanın
içinde, Din'i, Müslümanların davetini sınırlayan tek bir madde, tek bir kelime
yoktu. Şimdi soru şu: Bugün Müslümanlara Hudeybiye Antlaşmasını teklif edenler
kimdir? Kim dinimizi hür biçimde tatbik etmemize ve Şeriat'ı tesis etmemize
müsaade ediyor? Hiç kimse.
Biz Müslümanlara göre, bugün tüm dünyada bize teklif edilen şey Hudeybiye
Antlaşması değil, daha ziyade bir ültimatomdur: "Şeriat'ı reddedeceksiniz yoksa
şehir ve köylerinizi bombalar ve topraklarınızı işgal ederiz", ki şu ân olan da
budur ve bize teklif edilen antlaşma işte bu şekildedir. Yani kendinizi
kandırmamalısınız, biz bu şartlara razı olmayacağız, bu kendini aldatmaktır.
Fakat inşallah, kâfirlerin bize barış teklif ettiği zaman da gelecektir ve biz
de onların barışını kabul edeceğiz, çünkü Kur'an bize, şayet size barış teklif
ederlerse siz de kabul edin mealinde buyurmaktadır. Savaş Müslümanlar için kendi
başına ve kendiliğinden bir gaye değildir elbette. İşte bu yüzden, Hudeybiye
Antlaşmasının bugünün siyaseti çerçevesinde ne mânâya geldiği ve bu bakımdan
neler olup bittiği âlimlerimiz ve çoğu kardeşlerimiz tarafından anlaşılamamakta
ve yanlış yorumlanmaktadır.
S. Naşhoyev: Abu Osman, birçok kişi Kafkas Emirliği'nin hangi ayırt edici
işaretleri kullanacağını merak ediyor.
D. Umarov: Ayırt edici işaretler, anladığım kadarıyla, bir arma, bir millî marş
ve bunun gibi şeylerdir. Şayet Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir arma, bir millî
marş ve benzerlerine sahip olduysa, elbette hiç itirazsız biz de kabul ederdik.
Şayet biri bana böyle olduğuna dair sahih bir delil getiremiyorsa, o hâlde bu
tür ayırt edici işaretler olmaksızın da bizler pekâlâ işimizi görebiliriz.
Hassaten, bizi tanıyıp Kafkas Emirliği'ni kaydetmek üzere BM Sekreterliğinden
bir davet almayacağımıza göre, Allah bizleri bu tür sahte hülyâlardan korusun.
Biliyorum ki, Hazreti Peygamberin siyah bir bayrağı vardı. Bu, tüm dünya
üzerindeki Müslümanların yeni neslinin, altında Cihada katıldıkları bir
bayraktır ve bizim ayırt edici işaretimiz de işte bu bayraktır.
İkincisi, mühür... Bizim bir mührümüz var ve ayırt edici işaretler zımnında şu
âna kadar en son varılan yer de budur. Aynı şekilde, kardeşlerimizi ve
destekçilerimizi de bilvesile uyarmak isterim ki, atın önüne arabayı koymak
yollu bir acelecilikle, hakiki bir Emirlik Devleti'ni hemen şimdi tesis etmede
yoğunlaşmasınlar. Mücahidler bugün itibariyle ormanlık bölgeyi, dağları ve
tepelerdeki köylerin bir kısmını kontrol etmektedirler, bunlar bizim toprağımız
ve üssümüzdür inşallah. Kontrol henüz tam ve mutlak değildir. Çünkü kâfirler
zaman zaman büyük güçler toplamakta ve topraklarımıza girmektedir. Ancak yine de
bu kâfir ve mürtedler vadiyi kontrol edememektedirler. Üstelik, Mücahidler
şehirlere girmekte, operasyon ve akınlar düzenlemektedir.
İnşallah, dengenin tam tersi olacağı ve Mücahidlerin kontrolünün Kafkaslardaki
tüm alanlara yayılacağı bir zaman gelecektir. Netice, Allah iledir. Ve en
önemlisi, Allah yolunda her kim savaşırsa o asla kaybetmez ve şu hayatta onu
hangi netice bekliyor olursa olsun, bu hakikatin ta kendisidir.
S. Naşhoyev: Abu Osman, şu ân birçok genç adam Cihada katılıyor. Hâkim olan
çoğunluk 18 ilâ 33 yaşları arasında. Mücahidlerin eski neslinden çok fazla kişi
kalmadı geriye. Her iki savaşta da bulunmuş olanlar, bu iki neslin birbirinden
karakter bakımından farklı olduğunu söylüyor. Bu hususta sizin görüşünüz nedir?
D. Umarov: Tüm savaşlar bir şekilde birbirine benzer olmasına rağmen, doğrudur,
bir fark var. İki savaş arasındaki tüm farkların bir listesini sunmayacağım
ancak, önemli bir farka dikkat çekmek isterim. İlk savaş kendi gelişimi
bakımından cidden zordu, çünkü bizim neslimizin ilk savaşıydı o. Sâkin bir
hayattan bomba şarapnellerinin ve mermilerin yağmuru altındaki bir hayata geçiş
kolay değildi. Savaş, hayatın lütufları kadar zorlukları, Allah'ın bir
imtihanıdır. Allah Kur'an'da, geçmiş toplulukların geçirdiği üzere, bizlerin de
korku, soğuk, açlık ve mahrumiyetlerle imtihan edileceğimizi ihtar etmektedir.
Bunların tümü bu veya şu şekilde birinci savaşta ve ikinci savaşın başlangıcında
gerçekleşti.
Fakat mesele ve hadiselerin niteliği değişiyor. Geçmişte, nisbî olarak kimin
hangi tarafta olduğu belliydi. Ancak şu geçtiğimiz yıllar boyunca Allah
Müslümanları gerçek imtihanlardan geçirdi: acaba dostlarınıza ihanet edecek
misiniz yahut sevdiklerinizin hayatını tehlikeye atabilecek misiniz! Bu öyle bir
imtihandır ki, Cihad içinde çok uzun zaman yeralmış olanlar, hatta birinci ve
ikinci savaşlar içinde bulunanlar, güvenilir ve asla yozlaşmaz bilinenler için
bile kolayca üstesinden gelinebilir değildir. Allah'ın bu imtihanları seyrinde,
bu insanlar günden güne daha da sapkınlaşmakta ve yılların mürtedlerini dahi
gölgeleyecek çapta imana ve inananlara karşı suçlar işlemektedir.
Kanaatimce, Mücahid saflarındaki büyük arınma sürüyor, fakat en iyisini Allah
bilir, biz hiçbir şey bilmiyoruz. Arınma tamamlandığında, Allah inşallah bize
zafer ihsan edecektir. Biz sadece dua etmeli ve bundan emin olmalıyız.
S. Naşhoyev: Politikalar üzerinde bir kez daha duralım. Anladığım kadarıyla,
Mücahidler de bunu tasdik ediyor, yani politikalarımızın olanca özünün Akide'den
sapmamak olduğunu teslim ediyorlar. Cihad yürüten ve sonunda bağımsızlığa
ulaşan, ki birinci savaşta bizim hedefimiz de buydu, Müslümanlar arasındaki
sapma ve yanılmayı hangi noktada görüyorsunuz? Örnek olarak, Bosna ve
Kosova'daki Cihadı kastediyorum.
D. Umarov: Evet, Balkan örnekleri, bugün Cihada katılan herhangi bir Müslüman
için ön uyarı vazifesi görmektedir. Onlar Sırbistan'dan bağımsızlık kazanmak
için Cihad ediyorlardı ancak Amerika ve NATO'ya bağımlı oluverdiler. Kâfirlerden
kâfirlere intikal için bir Cihad vermiş oldular. Allah hepimizi böyle bir yoldan
muhafaza etsin.
Kur'an'da Tevbe Suresi'nde şöyle buyurulur:
"Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve mü'minlerden başkasını
kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız?
Allah yaptıklarınızdan haberdardır."
Apaçık ve başka türlü anlaşılmaya kapalı biçimde, herhangi bir Müslümanın hemen
anlayabileceği tarzda ifade edilmekte, yani Allah'tan, Resûlü'nden ve
inananlardan başkasını dost edinemezsiniz, yani BM, AGİT, Avrupa Birliği ve
NATO'yu Balkan Cihadında vâki olduğu üzere dost edinemezsiniz. Bu kâfir
teşkilâtları Müslümanlara hayrına bir yardım temin etmek üzere değil, tam
tersine diktalarına boyun eğdirmek üzere oluşturulmuştur. Ve yine Kur'an ihtar
etmekte:
"Ey îmân edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski dîninize)
döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz."
Yani, böyle bir durumda her iki hayatı, buradakini de ötesini de kaybediyoruz,
Allah bizi böyle bir Cihaddan muhafaza etsin.
S. Naşhoyev: Görüşmemizin sonunda, Abu Osman, Kafkaslardaki ve tüm dünyadaki
Müslümanlara neler söylemek istersiniz?
D. Umarov: Bugünkü görüşmemizi nihayetlendirirken, tüm Müslümanlara, Kafkasyalı
Müslümanlara ve dünyanın her yerindeki Müslümanlara şöyle seslenmek isterim:
Her şeyden önce, birlik arzu ederdim, birlik daha önce hiç olmadığı kadar önemli
bugün; ve yine hürmet, kendileri için, Allah Resûlü'nün Ümmeti için, âlemlerin
hürmete en ziyade lâyık Peygamberi için hürmet arzu ederdim. Olan biten
hadiselerin en doğru değerlendirilişi hakikat oluyor bugün; bugün içinde
bulunduğumuz kölelikten hürriyete doğru.
Biz, Kafkasyalı Mücahidler ve Müslümanlar, Kafkasya'nın hakiki Müslümanları,
birlik içinde olmaktan dolayı Allah'a, O En Yüce Olana hamdediyoruz ki, bugün
böyle bir fırsat ihsan etti bize Allah. Şu âna dek ne kadar güçsüz olursak
olalım, ne kadar küçük olursak olalım, bunların tümü Allahın iradesi gereğiydi.
Fakat, bugün tek aslî nokta, bizim hepimizin birleşmiş olmasıdır. Bu, sanıyorum
şimdiye kadar gerçekleşmemişti ve bugün bize bunu bağışlayan yalnızca O'dur.
İnşallah, O'nun bu iradesinden hepimize bereket doğacaktır. Esas olan şey,
kudretin Allah'ın ellerinde olduğudur ve ne zamanki O bu kudreti bizim
ellerimize koyar, işte o ân o bizim ellerimizde olacak ve bizim ellerimizle
kâfirler ve mürtedler mahv-u perişan edilecektir. Esas olan şey, bugün birleşmiş
olmamızdır, esas olan şey, bir diğerimizi sevmemiz ve bir diğerimiz için
endişelenmemizdir.
Arzum, bu sayede ve bir şekilde kölelikten hürriyete kavuşmamızdır ki, bu da
muhteşemdir. Niçin? Çünkü bugün Allah Resûlü'nün Ümmeti, âlemlerin hürmete en
ziyâde lâyık Peygamberinin Ümmeti bugün kölelik içindedir. Öyle bir kölelik ki,
bir yerlerde bir şeyler olduğunda, bir yerlerde Müslümanlar öldürüldüğünde yahut
aşağılandığında bundan dolayı endişelenmiyoruz. Terörizm etiketinin zararı bize
ulaşmadığı ve dokunmadığı sürece, tümünü soğukkanlılıkla karşılıyoruz. Öyle bir
etikettir ki bu, onların izin verdiği biçimden başka türlü düşünen herkesin
üstüne yapıştırılmaktadır.
Haydi böyle bir dünyadan tek bir günü gözümüzün önüne getirelim. İsrailli
işgalciler tank ateşi açıp Filistin'de içlerinde dört de çocuk bulunan bir
aileyi katleder, ki bu çocuklar henüz karşılarındakinin kim olduğunu, neyin olup
bittiğini bile bilmemektedir ve elbette İsraillilere yahut dünyadaki herhangi
bir kimseye en ufak bir zararları da dokunmamıştır. Ancak dünyanın tümü bunu
soğukkanlılıkla izler ve aynı soğukkanlılıkla kabul eder. Afganistan'ın
Mücahidleri, Taliban savaşçıları, hayatlarını riske atarak mürtedlerin başı
Karzai'nin yönettiği bir merasimin yapıldığı stadyuma sızar ve o mürtedi ortadan
kaldırmaya yönelik bir teşebbüste bulunur, tüm dünya ânında şok olur ve hemen
ertesi gün kınamaya başlar. Aradaki "fark"a dikkat edin! Fark! Hangi sınırlar
içine sürüklendiğimize dikkat kesilin. Bu dünya kâfirler ve Şeytan arasında
paylaşılmıştır. Bizeyse, köle rolü tahsis edilmiştir, kendisine durumundan
şikayet etme hakkı bile tanınmayan köle! Bu dünya paylaşılmıştır ancak bizim
tarafımızdan değil, bu dünyadaki tüm ama tüm değerler altüst edilmiştir. Ve bize
sızlanma müsaadesi bile tanınmamaktadır, bize sırf bu kölelikten kurtulmak için
direnme hakkı da aynı şekilde tanınmamaktadır.
İşte bu yüzdendir ki, Müslüman kardeşlerime uyanmaları çağrısında bulunuyorum.
Ki böylelikle tek hakimiyetin Allahın hakimiyeti olduğunu bilip hatırlasınlar.
Öyle bir hakimiyettir ki bu, Allahın önceden takdir ettiğinin dışında dünya
üzerinde hayır veya şer hiçbir şey gerçekleşemez. Budur işte hakimiyet: Bize
gelen hayır veya şer ne varsa, Allah'ın iradesiyledir. Bu dünyada esas olan,
Allahın rızasını arama mükellefiyeti içinde bulunmamızdır. Bu yolda olalım ki,
ahirette iyi bir mevkide bulunalım, cennete kavuşalım, bu dünyadaki hayatımızdan
dolayı öteki tarafta pişman olmayalım. Niçin? Çünkü, henüz fazla bir şey yapmış
değiliz ve tüm bunların da hesabını vermek zorundayız. Tüm Müslümanların bunu
düşünmesini isterim.
Vallahi, vallahi, kimbilir belki de şeytanî medya, savaşımızı, Cihadımızı, sanki
bizler fanatiklermişiz gibi takdim ediyordur. Elbette hayır. Zaten, kölelikten
kurtulup hür biçimde düşünebilen bir adam, Kur'an'ı okuyabilen bir adam, hemen
anlayacaktır İslâm nezdinde bugün ne durumda olduğumuzu. Kur'an da bunu söyler:
Biz kendimiz değiştirme iradesi gösterene dek, Allah içinde bulunduğumuz durumu
asla değiştirmeyecektir. İşte bu yüzden kardeşlerim, içinde bulunduğumuz durumu
değiştirmeliyiz. Bilmeliyiz ki, bizler, en çok sevilen ve kendisine en çok
hayran olunan bir Peygamberin (S.A.V) Ümmetinden olan insanlarız. O hâlde
kardeşlerim, hürriyetimize kavuşmalı, dinimizi tebliğ etmeli, daveti
gerçekleştirmeli, İslâmı yaymalı ve kâfirlerin bize dayattığı yasalarla değil,
Allah tarafından bize indirilen kanunlarla hür biçimde yaşamalıyız.
Bugün bizim anlayışımız nazarında din, sözlerden başka bir şey değil. Oysa Allah
dinini tesis ettiğinde, o hem söz hem de ameldi, fiildi. Bugün biz fiiliyattan
ayrıldık, artık fiiliyatımız yok. Tam da bu yüzden, günümüz Müslümanlarından ve
Mücahidlerinden, dini hem sözler hem de ameller, fiiller hâlinde benimsemelerini
diliyorum. Fiiliyat, dinin ehemmiyetli kısmıdır. Ve Allahın kelâmı,
Kur'an'dadır, elhamdülillah hiç kimse değiştiremeyecektir onu. Ve inşallah,
Kur'an'ı görür görmez ve okur okumaz, Allahın faziletli olabilelim diye bizden
ne istediğini ve neyi taleb ettiğini hemen anlayacağız.
Burası, konuşmamı nihayetlendireceğim yerdir.
Medh-ü senâ sanadır Allahım, hamd sanadır. Lâyık olamama mahcubiyeti içinde
şâhidlik ederim ki, senden başka kimsenin kendisine ibadet edilme hakkı yoktur.
Assalamu Aleykum varahmatullahi vabarikatuhu.
Allahu Akbar, Allahu Akbar, Allahu Akbar!
Çeviren: Press Medya
Kavkaz Center