Şia Şirk Ve Riddet Taifesidir

Muhakkak ki hamd Allah’adır. Biz O’na hamd eder, O’ndan yardım isteriz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirdiyse, onu saptırıcı yoktur ve kimi saptırdıysa, onu hidayete erdirecek yoktur.

Ve şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, tektir ve onun hiç bir ortağı yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v) O’nun kulu ve elçisidir.

Muhakkak ki Şia problemi, eski ama sürekli yenilenen bir problemdir. Her seferinde okutuldukça ve yayıldıkça onu yenileyen ve tekrar canlandıran bir yenilikçi her devirde gelmiştir ve kendisine her seferinde yenilenmiş, durmaksızın devam edici bir süs vermiştir. Bundan ötürü dinleri de kin, nefret, yalan, tekzip ve İslam’da aşırıya gitme üzerine bina edilmiştir. Bu yalanlara ve sahtekârlığa rağmen kendilerinin Müslüman’lar olduklarını iddia etmektedirler.

Bu problem, bu kinli taifenin bıraktığı devletin, yaptığı batıl ve şirk tebliğlerinin yayılması ile büyümektedir. Tıpkı bu zamanda olduğu gibi !!!

Maalesef gafletteki Müslümanların Şia’nın şiarlarından ve mazharlarından etkilenmesi ve aldanması ile bu problem daha daha büyümektedir! Ve onlarda kendilerini Müslümanlara kıble ehlindenmiş gibi göstermektedirler. Onlar, Ehli Sünnetin bilinen dört ma’ruf mezhebine eklenme beşinci bir mezheptir.

Bu şekilde Şia ile aramızda sanki sadece fıkhi ihtilaflar olduğu – tıpkı diğer dört mezhepte olan fıkhi ihtilaflar gibi- görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Şunu belirtelim ki; kesinlikle bizimle onların bir konuda, bir noktada buluşmamız, bir olmamız engellenmelidir!

Bütün bunların hepsi cehalete,  anlaşılmayan şeylere ve kafaları bulandırmaya sebep olmaktadır. Aynı şekilde insanların “o kavmin hakikati, dinleri, şeriatlarının hükmü,  acaba onlarda gerçekten Müslüman’lar mı? , yoksa onlar mürtedler mi, müşrikler mi, acaba onlar ümmetle birlikteler mi, yoksa onlara muhalifler mi? yada onlarla nasıl muamele etmeliyiz” gibi sorularını çoğaltmaktadır.

Bu sorulara İslam İmamları –geçmiştekiler ve yeniler- net bir şekilde cevap vermişlerdir. Şia’nın sürekli yenilenmesi ve hayata geçirilmesi ve insanların Şia’nın varlığını pek umursamamaları sayesinde, Şia tüm kin ve nefreti ile birlikte İslam ümmetinin ve oğullarının göğüslerinin üzerine diz çökmüş bulunmaktadır.

İlim Ehli (Allah onlardan razı olsun) bu gibi durumlarda bu sorulara yeniden cevap verme sorumluluğu hissetmiştir. İhtiyaç gerektikçe de Allah’ın izniyle verilecektir!

Bununla birlikte, şunu da söylemek istiyorum; bu risale bu şirk taifesine karşı tam bir beyan üzerinde olmaları ve hakikatini görmeleri için İslam ehline yöneltilmiş olup,  aynı şekilde insanları saptırıcı ve şialaştırıcı dalalet ehlinedir. Bunun onlara hidayet vesilesi olması umulur. Allah Subhanehu ve Teala istediğini hidayete erdirir.

Salât ve Selam Efendimiz Muhammed (s.a.v) ve O’nun tüm ashabına olsun.

Abdul Mun’im Mustafa Halime (Ebu Basir)  03.08.2002

* * *

ŞİA’ NIN HÜKMÜ

Nakli ve akli deliller apaçık ortaya koymuştur ki : “Şia –On iki İmam mezhebi – şirk ve irtidad kavmidir, İslam dininin dışındadır, dinleri yalandan, uydurmadan ya da yalanı tasdik etmekten ve İslam ehline gizli kin ve nefretten ibarettir.

Eğer denilirse ki: Şia’nın müşrik, kafir olduğunu ispat eden deliller nerededir?

Muhakkak ki hükümler delillerden oluşmaktadır ve eğer delil olmazsa o sadece anlamsız bir iddia ve dava olur. O halde her şeyde istenilen şey delildir, şüphesiz ki deliller meseleleri tahkik ve takrir etmekte çok önemlidir !!!

Ve ben diyorum ki: Şia’nın küfrü bir kaç yönlü olarak gelmektedir:

BİRİNCİSİ:

Kur’an’ın Tahrif Edildiğini Söylemeleri Yönünden Küfürleri

Kur’an-ı Kerim’in tahrifi kendi halinde iki kısma ayrılmaktadır:

1-Tevilde ve Tefsirde Yapılan Tahrif:

Onların, Kur’an’ı zındıkların ve hakkı batıla saptıranların yorumladıkları gibi tevil ve tefsir ettikleri görülmektedir. Bu küfür taifesi öyle teviller yapmışlardır ki, o teviller ne lugaten, ne aklen, ne de dinen caiz değildir. Bunlara örnek olarak : “el- Kâfi”  isimli kitaplarının 207 / 1 kısmındaki bu kitap Şia’ların en büyük ve en güvenli kitabıdır.

Ebu Hamza’dan, Ca’fer (a.s) dedi ki : “Sana feda olayım, muhakkak ki Şia sana şu ayetin tefsirini soruyor : “ Onlar birbirlerine neyi soruyorlar? O büyük haberimi?” [1] ve Ca’fer (a.s) dedi ki: “Bunu istersen onlara haber veririm istersen de vermem. Ama ben sana tefsirini vereceğim.”

Ve bende: “Onlar birbirlerine neyi soruyorlar?”dedim ve O’da dedi ki: “O, Mü’minlerin emiri (Ali bin Ebi Talib) hakkındadır. Mü’minlerin emiri (a.s) buyuruyor ki: “ Allah’ın benden daha büyük bir ayeti yoktur ve Allah’ın benden daha azametli bir haberi yoktur.” dedi.  [2]

Ve ben diyorum ki: “O büyük haberi mi?”  ayetini bütün tefsir ehli “kıyamet günü” olarak tefsir etmişlerdir. Lakin Şia görüldüğü gibi Ali (r.a) üzerine yorumlayarak onun üzerine büyük bir yalan ve uydurma atmışlardır.

Şu da bir gerçek ki; onlar bu tahrifde sadece Ali (r.a) nin üzerine yalan atmakla kalmıyorlar onu Peygamberlerden, Kur’an-ı Kerim’den, gök ve yerin yaratılmasından ve kıyamet gününden daha büyük bir ayet kılıyorlar.  – Allah onları kahretsin !!!

Aynı şekilde el-Kafi’nin Salim’den çıkarttığı hadiste: “Ebu Ca’fer (a.s)’a şu ayeti sordum: “Sonra biz O kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimileri kendilerine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır” [3]

Ve dedi ki: “Hayırlarda yarışanlar; İmamdır. Orta yolu tutanlar; İmamı bilenlerdir ve kendilerine zulmedenler ise; İmam’ı bilmeyenlerdir.”  [4]

Bende diyorum ki: böyle bir ihtimal ne lugaten, ne aklen, ne de naklen imkânsızdır. O halde bu tefsir den çok tahrife daha yakındır.

Bu, az önce geçen ayete bir izafedir. Bu izafe; Peygamberleri, doğru sözlüleri, şehidleri ve salihleri kötüleme imkânı sağlamaktadır. Tıpkı bazı fasıklara ve mücrimlere (!) sadece İmam’ı bilip inanmaları sayesinde tefsirlerinde ortaya çıkan apaçık tezkiye gibi!

Aynı şekilde el-Kafi’nin çıkarttığı hadiste:  Ebu Abdullah (a.s)’dan: “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir.” [5] ayeti hakkında dedi ki: “İmam’a iletir”  [6]

Ben diyorum ki: Bu resmen tahriftir, tefsir değil!

Aynı şekilde el-Kâfi’nin çıkarttığı hadiste: Ebu Abdullah (a.s) :  “İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar” [7] ayeti hakkında dedi ki: “Bu Muhammed (s.a.v)’in getirdiği imamların velayetidir. Falanın velayetine falanınkisini karıştırmazlar.” [8]

Gördüğünüz gibi burada da iman’ı, velayet ve imamet olarak tefsir ettiler. Zulmü de  -ki onu bütün tefsir ehli icma ederek şirk ve küfür olduğunu bildirmiştir – “imamların velayetini başkasının ki ile karıştırmaktır” şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu da Allah’ın kitabını apaçık bir şekilde tahrif etmektir.

el-Kafi nin Ebu Ca’fer (a.s)’dan çıkarttığı hadiste: ” Allah Peygamberine vahyetti: “O halde sana vahyolunana sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen doğru yol üzeresin” [9] ve dedi ki:  (yani tefsir etti) “muhakkak ki sen Ali’nin velayeti üzerinesin ve Ali “doğru yolun” ta kendisidir.” [10]

Burada da “doğru yol” (sırat-ı mustakim) Ali ve velayet üzerine tefsir edildi. Böyle bir tefsir, ne lugatta ne de manada böyle bir şeye ihtimal vermiyor. O halde bu da tefsirden daha çok tahrife yakın!

El-Kâfi’nin Mufaddal bin Ömer’den çıkarttığı hadiste: “Ebu Abdullah (a.s)’a şu ayeti sordum: “Ama siz şu dünya hayatını tercih ediyorsunuz” [11] ve O’da dedi ki: “Siz Onların velayetini tercih ediyorsunuz, (yani Ebu Bekir’in Ömer’in ve Osman’ın ve diğerlerinin (r.a) )

“Oysa Ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır” ve ona da dedi ki: Mü’minlerin emirinin (yani Ali r.a)’ın velayetidir! “Şüphesiz ki bunlar ilk sahifelerde de vardır, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de” [12]

Gördüğünüz gibi “Dünya hayatı” nı sahabelerin velayeti ve “Ahiret hayatını” da Ali (r.a)’nın velayet olarak tefsir ettiler. Sonra gördüğünüz gibi yaptıkları tefsir yani “dünya ve ahiret hayatı” tefsiri “ ilk sahifeler de de sabit! tıpkı ayette açıklandığı gibi: “İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de”  !!!

Bu Allah’a ve Resulüne ve bütün sahabelerine (r.anhum)  karşı yapılmış çok çirkin bir tahrif ve uydurmadır.

El-Kâfi’nin çıkarttığı başka bir hadiste: Mufaddal bin Ömer dedi ki: Ebu Abdullah (a.s)’a “Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda bize döneceklerini ummayanlar bundan başka bir Kur’an getir ya da değiştir derler.” [13] ayetini sordum ve O’da dedi ki: “yani: “ya da Onu Ali ile değiştir derler.” [14]

Burada da ayet ve Kuran’ı değiştirmek anlamında kullanılan değiştirmek kelimesini Ali bin Ebi Talib (r.a)’i değiştirmek anlamında tefsir ettiler ve buradan ortaya çıkan mana da Ali (r.a) hilafetinin yerine Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.anhum) hilafetini seçenler Allaha döneceklerini ummayan kafirlerdir. İşte bu apaçık bir tahrif, tezvir ve tekziptir!

Aynı şekilde el-Kâfi’nin çıkarttığı başka bir hadiste: Ebu Abdullah (a.s) : “Andolsun ki sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun” [15] ve buna tefsir olarak dedi ki: “Yani eğer velayette ona başkasını ortak koşarsan amelin boşa gider”. [16] Yani eğer velayette Ali (r.a) a şirk koşarsan amelin iptal olur! Burada da “Allah’a şirk koşmayı” velayette şirk koşmak olarak tefsir ediyorlar. Bu da apaçık bir yalan ve uydurmadır!

Aynı şekilde el-Kafi’nin çıkarttığı başka bir hadiste:  İdris bin Abdullah: Ebu Abdullah (a.s)’dan: Bu ayetin tefsirini sordum: “Sizi cehenneme sürükleyen şey nedir? Dediler ki biz namaz kılanlardan değildik.” [17] ve O’da dedi ki: “yani bizler İmamlara uyanlardan değildik.” [18]

Şahit olduğun gibi;  namazı da “imamlara uymak” şeklinde tefsir ettiler, namaz kılanlarda; “İmamlara uyanlar” ! ve gördüğün gibi Kur’an-ı Kerim in bir çok ayetlerini bu şekilde On iki imamın üzerine yorumluyorlar. İşte bu apaçık bir tahriftir, Allah’a, Rasulune (s.a.v) ve Ashabına (r.a) karşı atılmış iğrenç bir yalandır.

Biz bu örneklerle “Tevil de ve Tefsir de tahrif ” isimli konuyu kendi kitaplarından delillerle kanıtladık. Amacımız konuyu uzatmak değil, çünkü bu tür tahriflerde uzatma yapmak ciltler dolusu kitap gerektirir. Bu veciz çalışmadaki amacımız da bu değil zaten…

Humeyni “Keşfu’l Esrar” isimli kitabında diyor ki: “Şunu vurgularız ki Kur’an da yüzlerce ayet, imamlardan ve imametten bahsetmektedir. Ama bunu açık bir şekilde ifade etmemektedir” [19]

Şeytan Humeyni aynı kitabında başka bir mevzuda diyor ki: “Şunu bilmeniz gerekir ki: Kur’an-ı Kerim de Ali bin Ebi Talib (a.s) hakkındaki ayetler sayılamayacak kadar çoktur.“  [20]

Gördüğünüz gibi mesele bir ayetle, iki ayetle de sınırlı kalmıyor bilakis yüzlerce ayette geçiyor. Hatta ayetlerin sayısı sayılamayacak kadar çok! Ve hepsi de aynı şekilde imamete ve imamlara uydurularak tahrif ediliyor…

Şia’nın büyük Ayetullah’ı Humeyni’nin yukarıda söylediği sözde apaçık bir delildir ki;  Şia Kuran’ın büyük bir bölümünü tahrif etmiştir. Ve yapılan tüm bu tahrifler tefsir ve tevil adı altında yapılıyor.

Allah’tan Müstehak oldukları şey kendilerinin üzerlerine olsun! Âmin

2- İnişindeki Tahrif İthamı:

Allah’ın kitabını tevil ve tefsirle tahrif etmeleriyle yetinmedikleri gibi, bilakis haddi daha da aşarak Kur’an-ı Kerim’in indirilmiş olan ayetlerinin apaçık bir şekilde orijinal metinlerinin tahrif edildiğini beyan etmektedirler. Söyledikleri şey ne kadar da kötüdür!

Burada onların itimat edilmiş, kendi kaynaklarından bunu ortaya koyan delilleri sıralayacağım:

El-Kâfi’de geçen bir hadiste: Ebu Ca’fer (a.s)’dan: diyor ki: “İnsanlardan kim Kur’an-ı Kerim in ilk indirildiği gibi tam olduğunu söylerse yalan söylemiştir. Allah onu indirdiği gibi toplayıp korumadı tabi Ali bin Ebi Talib, İmamlar ve ondan sonra gelenler müstesna”  [21]

Bunun manası: Müslümanların ezberlediği ve Nebi (s.a.v) in zamanında sahabelerin birbirlerine naklederek günümüze kadar gelen Allah’ın kitabı, İmamların ezberlediği Kuran değildir. Kendilerinin de apaçık belirttikleri gibi imamların ezberledikleri Kur’an ile Müslümanların şuan elinde bulunan Kur’an farklıdır! İşte bu apaçık bir tahriftir.

el-Kafi’de geçen başka bir hadiste: “Ebu Ca’fer (a.s)’dan: O’na dedim ki: Niçin Mü’minlerin Emiri olarak isimlendirildi? (yani Ali bin Ebi Talib) ve O’da dedi ki: Çünkü Allah onu öyle isimlendirdi. “Allah Âdemoğullarından, zürriyetlerini bellerinden çıkardı ve onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz Muhammed’ de elçim ve Ali’de Müminlerin Emiri değil mi? dedi.” [22]

Yukarıda ki yazı, “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” [23] ayetinin tahrif edilmiş halidir.

yine el-Kafi’de Abdullah (a.s)’dan gelen hadiste: “Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur” [24] ayeti hakkında deniliyor ki :

“Ali’nin ve Ondan sonraki imamların velayetinde kim Allah’a ve Rasulune itaat ederse şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Sözüne ekleyerek dedi ki: “Bu ayet bu şekilde indirildi” [25]

Bende, “Bu ayet bu şekilde indirildi” demelerine karşılık şunu diyorum: Bu Kur’an ın onlara göre tahrif edildiğinin ispatıdır. Ayrıca bunu “Bu mana ile indirildi” şeklinde yorumlamak da akıla ve mantığa uymamaktadır. Tıpkı kendilerinin de iddia ettikleri gibi diğer yüzlerce ayeti de Allah’ın ve Resulü’nün üzerine yalan atarak bu şekilde tahrif ederek yorumlamaları da mantığa uymuyor!!

Az önce de işaret ettiğimiz gibi, ‘Bu ayet bu şekilde indirildi’ nin manası yani: “harfi harfine bu şekilde indirildi”dir. Şia burada ayeti tevil etmek değil, ayetin bu şekilde indirildiğini açıklamak istiyor !!!

Yine El-Kâfi nin Ebu Ca’fer (a.s)’den çıkarttığı hadiste dedi ki: ”Cibril Muhammed (s.a.v) e bu ayeti şöyle indirdi: “Ali’ye Allahın indirdiklerini kıskanarak inkâr etmekle kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür!” [26]

Yukarıda ki metin şu ayetin tahrif edilmiş halidir: “Allah’ın kullarından dilediğine lütfundan bir şey indirmesini kıskanarak Allah’ın indirdiklerini inkâr etmekle kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür” [27]

“Bu ayeti şöyle indirdi” demeleri, harf harf, kelime kelime anlamındadır. Bu da apaçık bir yalan ve tahriftir!

Bunun başka bir örneği de: El-Kâfi’den gelen hadiste: “Cabir’den: Cibril bu ayeti Muhammed (s.a.v) e şöyle indirdi: “Eğer kulumuz Ali’ye indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sure meydana getirin” [28]

Oysa ayetin aslı maruftur: “Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, onun benzeri bir sure meydana getirin” [29]

yine El-Kafi’nin çıkarttığı, Ebu Abdullah (a.s)’dan gelen hadiste: “Cibril Muhammed (s.a.v) e bu ayeti şu şekilde indirdi: “Ey kendilerine kitap verilenler, Ali’ye indirdiğimiz apaçık nura iman edin!“ [30]

Ayetin aslı: “Ey kendilerine kitap verilenler yanınızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (Kur’an) e iman edin!“ [31] ve görüldüğü gibi ayetin başına “Ali ye indirdiğimiz apaçık nura iman edin!” metnini eklediler.

Aynı şekilde el-Kafi’de: Ebu Abdullah (a.s)’dan gelen hadiste: “İsteyen biri, inecek azabı istedi. Ali’nin velayetini [32] inkar edenler içindir, onu hiç bir savacak da yoktur!” ve sonra dedi ki: Allah’a yemin ederim ki Cibril bu ayeti Muhammed’e bu şekilde indirdi “ [33]

Ve ayetin aslı: “İsteyen biri, inecek azabı istedi. O inkar edenler içindir, onu hiç bir savacak da yoktur!” [34]

Ve burada da aynı şekilde tahrifi ispat ettiler. Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.anhum ecmain) ın velayetini seçip Ali (r.a) ın velayetini terk eden herkezi tekfir ederek onların her birisine azabın geleceğini bildirdiler.

Ve başka bir hadislerinde: “Ebu Ca’fer (a.s) dedi ki: “Cibril bu ayeti Muhammed (s.a.v) ’e şöyle indirdi: “Fakat zalimler Muhammed (s.a.v) ’in ailesinin hakkını kendilerine söylenenden başkası ile değiştirdiler. Biz de fasık olmaları nedeniyle Muhammed (s.a.v) ’in ailesinin hakkına zulm edenlerin üzerlerine gökten pis bir azap indirmiştik” [35]

Ve ayetin aslı: “Fakat zalimler sözü, kendilerine söylenenden başkası ile değiştirdiler. Biz de fasık olmaları nedeniyle üzerlerine gökten pis bir azap indirmiştik” [36]

Başka bir hadiste: “Adamın bir tanesi Ebu Abdullah (a.s)’a şu ayeti okudu: “De ki: siz yapa durun, Allah, O’nun Rasulu ve İnananlar yaptıklarınızı görecekler.” [37] O’da dedi ki: O “İnananlar değil”, emin olanlar. Ve bizlerde emin olanlarız” [38]

Şia burada ayette ki “El-Mu’minun” (inananlar) kelimesini “El-Me’munun” (emin olanlar) olarak tahrif etmiştir.  Allah sizi kahretsin!

Yine el-Kafi’deki bir hadisde: “Muhammed bin Fadl’dan ve O’da Ebu Hasan el-Madi’den: “Şu ayetin tefsirini sordum: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” [39] ve O’da dedi ki: “Onlar ağızlarıyla Mu’minlerin Emirinin (Ali r.a) velayetini söndürmek istiyorlar” Sonra dedim ki: “Allah nurunu tamamlayacaktır?” O’da dedi ki: Allah İmameti tamamlayacaktır. Diğer ayette belirtildiği gibi : “Onlar ki Allah’a ve Rasulüne ve indirdiğimiz nura (yani Kur’ana) iman ederler” ve burada da nur, İmamdır.

Sonra şu ayeti okudum: “Müşrikler istemeselerde dinini, bütün dinlerden üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur” [40] O’da dedi ki: “Rasulüne Velayeti emreden O’dur. O hak din: Velayettir. Ve “dinini, bütün dinlerden üstün kılmak için” ayetini okudum. O’da dedi ki: “Mehdi’nin kıyamı ile birlikte dinini diğer dinlerden üstün kılmasıdır.” Ve sonra Allah dedi ki: “Kafirler Ali’nin velayetini hoş görmeselerde Allah nurunu (kıyam edenin velayetini) tamamlayacaktır.” Bende dedim ki, bu ayet böylemi indirildi?  O’da “Evet, son okuduğum bu şekilde inmiş bir ayettir. Fakat ondan öncekiler tevildir. ” cevabını verdi. Bende sonra dedim ki: “Bunun sebebi, onların iman edip sonra inkar etmeleridir” [41] ayetini okudum. O da dedi ki: “Muhakkak ki Allah velayetde Resulüne uymayanları “münafıklar” olarak isimlendirmiştir. Velayet beyanını inkar edenleri de sanki Muhammed (s.a.v)’i inkar edenler gibi kılmıştır. Bunu Kur’an olarak indirdi: ve dedi ki “Ey Muhammed münafıklar sana vasiyetinin velayeti ile geldiklerinde derler ki: “Şehadet ederiz ki sen Allah’ın elçisisin derler. Allah’da biliyor ki sen elbette onun peygamberisin. Ama şüphesiz ki münafıklar Ali’nin velayetini yalanlarlar!” sonra şu ayeti sordum: “Biz o hidayeti (Kur’an) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine inanırsa ne hakkının eksik verilmesinden ve ne de kendisine kötülük edilmesinden korkmaz ” [42]

O’da dedi ki: “hidayet, velayettir. “ ve devam ederek dedi ki: “Biz velimize iman ettik, kim velisinin velayetine iman ederse ne hakkının eksik verilmesinden ve ne de kendisine kötülük edilmesinden korkmaz” dedi. Bende; bu ayet bu şekilde mi inmiş dedim. O’da hayır tevil dedi. Dedim ki: “Onların söylediklerine sabret ve güzellikle onlardan ayrıl. Bolluk içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz süre ver”  [43]

O’da dedi ki: yani “sana söylenenlere (sabret) ve onlardan güzel bir şekilde uzaklaş ve Ey Muhammed senin İmamet vasiyetini yalanlayan ve bolluk içinde yüzenleri bana bırak ve onlara biraz süre ver!”  ve dedim ki bu ayet böyle mi indirilmiştir?  O’da dedi ki:  “Evet, ayet bu şekilde nüzul olmuştur!” [44]

Ve “bunu Kur’an olarak indirdi” sözüne bakarsak; onlar tefsirdeki tahrifle ayetin inişindeki tahrifi nasıl ayırt ediyorlar acaba? (!)

Ve onlar gördüğünüz gibi, bir mana çıkartmak istediklerinde “bu tevildir” diyorlar ve indirilmiş ayeti değiştirdiklerinde de “ bu böyle inmiştir” diyorlar! ve “Cibril bu ayeti böyle indirdi” sözleriyle de ancak ve ancak ayeti kendi amaçlarına göre tahrif etmeyi hedef edinmişlerdir. Bazı tevil zındıklarının burada “ayet böyle indirildi” sözünü, “bu mana ile indirildi” anlamına geldiğini iddia etmeleri ise tamamen batıl ve reddedilmiş savunmadır.

Ve biz On iki İmam Şiasında “tahrif akidesi” hakkında şunu açıkça ortaya koymak isteriz ki: Biz bu küfri akideden ve az sonra sayacağımız diğer batıl akidelerinden Ali bin Ebi Talib, Hasan, Hüseyin, ve Ali bin Hüseyin ve Ca’fer Sadık ve Ehli beyt den diğerlerinin (Allah hepsinden Razı olsun) bu yalanlardan ve iftiralardan tıpkı kurdun Yusuf (a.s) ın kanından beri olduğu gibi bunlarında bu saçmalıklardan beri olduklarını tekid ediyoruz !!

İran devrim lideri Humeyni “Keşful Esrar” isimli kitabında diyor ki: “Hadisin başında da ispat ettiğimiz gibi Nebi (s.a.v)’in Kur’an da İmamet konusunu açıklamasında geri çekilmesinin sebebi: kendisinden sonra Kur’an ın tahrif edilmesinden korkması ve Müslümanlar arasında ihtilafların şiddetlenip bunundan İslam’a tesir etmesidir. Ve şu da apaçık görünüyor ki eğer Nebi (s.a.v) Allah’ın imamet konusunda ona vahyettiği tebliği yapmış olsaydı, şuan ki İslam beldelerinde Müslümanlar arasında ki bu ihtilaflar ve münakaşalar patlak vermezdi”. [45]

Bu zındık, deli, fitne adamın sözünde açıkça ortaya koyduğu: burada suçlu olan Nebi (s.a.v) , çünkü işinde eksiklik gerçekleştirmesi, açıklaması gerekeni açıklamaması ile tahrif ilk önce onun tarafından başladı (hâşâ). Çünkü O İmamet ve İmamlar konusunda Rabbinin ona vahyettiğini tebliğ etmemiştir. Ve İmamet ve İmamlar konusunda ona vahy inmesine rağmen O Kuran’da ki imamları ve imameti insanlara açıklamadı (!) bundan dolayı da ümmet O’nun vefatından sonra fitnelere ve ihtilaflara düştüler!!!  Bu Allah düşmanının söyledikleri ne kadar da kötü… Bazıları diyebilir ki: Bu Humeyni’nin sözüdür, Şia ya mal edilemez ya da geçmiş İmamların sözleri değildir şeklinde itirazlar olabilir. Bizde onlara diyoruz ki: Alın size aynı konuda ki eski bir rivayet! :

Kuleyni El-Kâfi’de şunu rivayet etti: “Adamın birisi Ali bin Ebi Talib (a.s)’a; bana şu ilimden bahset neden ortaya çıkmıyor?” dedi.  O’da dedi ki: Allah eğer onunla imanları imtihan etmeyecekse ilminin üzerine zuhur etmekten çekinir. Hatta bu konuyla ilgili denildi ki: “Şimdi Sen emrolunduğun şeyi açıkca söyle ve müşriklerden yüz çevir!” [46] Allah burada açıklamıştır ki: Eğer bundan önce açıkça açıklasaydı kendisi için daha emin olurdu. Fakat O (Nebi) itaata baktı, ihtilaflardan korkunca elini çekti.” [47]

Biz bu örnekleri vererek Şia’nın sayılamayacak derecede olan tahrif inancından bazı delillendirmeler yaptık. Şunu da vurgulayalım ki: Bu yalancı kavmin tahrif akidesinde, ayetlerin inişlerinde yaptıkları uydurmalar bin rivayeti geçmektedir. Şüphesiz ki bu yaptıkları tahriflerin tümünü toplayan bazı kitaplar bile yazılmıştır!!! Tıpkı hicri 1320 yılında helak olmuş Hüseyin en-Nuri’nin “Fasl el-Hitab fi isbati tahrif-u kitabu rabbul erbab”  isimli kitabı gibi.

Ve bu kitap binden fazla ehli-beyte nispet edilmiş yalan ve uydurma rivayetleri içermektedir. İhsan İlahi Zahir (Allah ona rahmet eylesin) “Şia ve Kuran” isimli kitabında bu zındıkların sahte delillerini ortaya dökmüştür ki, insanlar bu kavmin hakikatini bilsinler.

Ve eğer denilirse ki: Kur’an ın tahrif edildiğini söylemenin küfrünü ortaya koyan delil nerede? Bende derim ki: Küfrünü ortaya koyan deliller çoktur:

1 –  “Kur’an’ı (zikri) biz indirdik ve O’nun koruyucuları da şüphesiz ki bizleriz” [48] ve Allah Subhanehu ve Teala Kur’an a karşı yapılacak tüm tahriflere, eklemelere veya noksanlanlaştırmalara karşılık kendini kefil kılmıştır!

2 –  “Bugün dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim” [49] ayette belirtildiği gibi din hiç şüphesiz ki tamama erdirildi. Ve kim Allah’ın kitabına nispet ederek birşeyi noksan görürse ya da üzerine eklerse bu ayeti inkar etmiş olur.

3 – Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun peygamberlik görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah kafirler topluluğunu doğru yola iletmez.” [50]

Kim Allah’ın kitabına eksik yada fazla derse bu ayeti reddetmiş, yalanlamış ve Rasulullah’ın Allah’ın risaletini tebliğ etmediğinin şahitçisi olur !

4 – “Allah’a karşı bir yalan uydurandan veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki zalimler kurtuluşa eremezler” [51]

5 –  “Allah’a karşı yalan uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların kitaptan payları kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz canlarını almak için onlara geldiğinde: “Allah’ı bırakıp, taptıklarınız nerededir” derler. Onlar ise : “Bizi bırakıp kayboldular” derler. Böylece kendilerinin küfür ehli olduklarına bizzat şahitlik ederler.” [52]

6 – “Uydurduğu yalanı Allah’ın üzerine atan veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir. Şüphe yok ki mücrimler asla kurtuluşa eremezler!” [53]

7 – “ Allah’a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde, gerçeği yalanlayan kimseden daha zalim kimdir? Cehennem de kâfirlere yer mi yok?” [54]

O halde kim Allah’ın kitabına eksiklik veya fazlalık nisbet ederse Allah’a karşı yalan uydurmuş ve ayetlerini yalanlamış olur.

8 – “Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde: “Bana vahyolundu” diyenden bir de “Allah’ın indirdiği (ayetler) gibi bende indireceğim diye iddia da bulunandan daha zalim kimdir? Onların halini ölüm şiddeti içindeyken bir görmelisin! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve “Ruhunuzu teslim edin. Allah’a karşı gerçek olmayan şeyler söylediniz ve O’nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için, bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derler. “ [55]

Bu ve diğer ayetler Allah’ın ayetlerini tahrifle suçlayanların küfürlerini açıkça beyan etmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Şia sadece Kur’an tahrifi ile değil bunun gibi birçok noktadan küfre düşmektedir. Şimdi ikinci küfürlerini ortaya koyacağız Allah’ın izniyle:

İKİNCİSİ:

Fatıma’ya İndirilen Kur’an ve O’na Vahiy İndirildiğini Söylemeleri Yönünden Küfürleri

Şüphesiz ki Şia’nın iddia ettiği bu Kur’an hakkında rivayetler oldukça çoktur. Bu kitabın içinde birçok ilimin olması hatta Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de olmayan ilimlerin olmadığı söylenmiştir.

El-Kafi’nin, Ebu Abdullah (a.s)’dan rivayet ettiği hadiste: “Andolsun ki biz de Fatıma (a.s)’ın Kur’an’ı vardır. Fatıma (a.s)’ın Kur’an’ını onlara bildiren de nedir dedi. Bende: Fatıma (a.s)’ın kur’anı da nedir dedim ve O’da dedi ki: “Sizin şu Kur’an’ınız gibi üç misli (büyük bir) Kur’andır. Allah’a yemin ederim ki onda sizin şu Kur’an’ın’ızdan bir harf bile yoktur”. [56]

Aynı şekilde başka bir hadiste: “Hamad bin Osman dedi ki: Ebu Abdullah (a.s) diyor ki: “Şüphesiz ki ben Fatıma (a.s)’ın Kur’an’ına baktım ve gördüm ki; yüz yirmi sekiz yıllarında zındıklar ortaya çıkacak dedi ve bende: “Fatıma (a.s)’ın Kur’an’ı da nedir?” dedim.

O’da dedi ki: Şüphesiz ki Allah Nebi (s.a.v)’in canını aldıktan sonra Fatıma (a.s)’ı Allah’tan başkasının bilmediği bir hüzün sardı. Allah’da Fatıma (a.s)’a onu teselli etmesi için ve onunla konuşması için bir melek gönderdi. Sonra Fatıma (a.s) bu olayı Mü’minlerin emiri Ali (a.s)’a şikâyet etti. Ali (a.s)’da dedi ki: “Eğer bunu gerçekten hissettiysen ve eğer bir şeyler duyarsan bunu bana haber ver”

Ve Fatıma (a.s)’da bunu O’na haber verdi. Ve O bütün duyduklarını Mü’minlerin emirine haber verdi. [57] İşte bu şekilde bir Kur’an oluştu dedi. O Kur’an da helallerden ve haramlardan bir şeyler yok, fakat içinde ileride olacak şeylerden bahseden bir ilim var.” [58]

Aynı şekilde el-Kâfi’de ki bir hadiste: Hüseyin bin Ebi A’la dedi ki: Ebu Abdullah (a.s) diyor ki: Benim beyaz bir cifr’im [59] var. Bende onda ne var dedim. O’da onda Davud’un Zebur’u, Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncili, İbrahim’in Sahifeleri, Helaller, Haramlar ve Fatıma’nın (a.s) sahifeleri var, içinde Kur’an olduğunu iddia etmiyorum. Onun içinde insanların bize ihtiyaç duyacağı şeyler var. Böylece biz onunla hiç bir insana ihtiyaç duymayız. O kitapta bir cilt vardır ve yarım cilt vardır ve bir cildin dörtte biri var.” [60]

El-Kâfi’de geçen başka bir hadiste: Ebu Ubeyde’den: Bazı arkadaşlarımız Ebu Abdullah (a.s) ’a Fatıma (a.s)’ın Kur’anı hakkında sordu?

O’da uzun bir süre sustu ve dedi ki: muhakkak ki sizler istediklerinizi ve istemediklerinizi arıyorsunuz. Fatıma (a.s) Nebi (s.a.v)’den sonra yetmiş beş gün tek kaldı, babasından dolayı O’nu çok şiddetli bir hüzün sardı. O zamanlar Cibril ona geliyordu ve hüznünü yatıştırıyordu, iyileştiriyordu. O’na babasından ve babasının mekânından haber veriyordu. Kendisinden (yani Fatıma’dan) sonra zürriyetinde neler olacağından haber veriyordu. Tüm bunları da Ali (a.s) bir yere yazıyordu. İşte Fatıma (a.s)’ın Kur’anı budur! “ [61]

Fudeyl bin Sekra’dan gelen başka bir hadislerinde: “Ebu Abdullah (a.s)’ın yanına geldim ve bana dedi ki: “Ey Fudeyl biliyor musun az önce neye bakıyordum? “dedim ki “Hayır” ve dedi ki: “Fatıma (a.s)’ın kitabına bakıyordum: yeryüzünde bir yere sahip olan her bir melik ismiyle ve babasının ismiyle bu kitapta yazılı. Fakat Hasan (a.s)’ın çocuğu hakkında bir şey bulamadım -bu kitapta- “  [62]

Humeyni vasiyetinde diyor ki : “Biz, hayat bağışlayan duaların ve “Sa’id Kur’an” olarak adlandırılan kitabın masum imamlarımızdan gelmesiyle iftihar ederiz. İmamların münacatının ve Hüseyin bin Ali (a.s) için Arafat duasının ve Allah tarafından ilhamla gelmiş Fatımiyye sayfaların bizim tarafımızdan gelmesiyle gurur duyarız.“ [63]

Az önce nakli geçen, Şia nın iddia ettiği  “Fatıma’nın Kur’an ı” da ne yani? Yani bunun manası vahy, Nebi (s.a.v)’ın vefatından sonra yeryüzünden kesilmedi. Nebi (s.a.v)’in vefatından sonra Fatıma (r.a) üzerine vahiy inmeye devam etti ve bu küfri inanç: akle, nakle ve ümmetin icmasına muhaliftir! Yani bunun manası Fatıma (r.a) Allah’ın peygamberlerinde bir peygamberdir. Onun delili de Allah’ın diğer peygamberlerine vahy ettiği gibi Fatıma (r.a)’a da gaybın haberlerini ve gelecekte olacakları vahy etmesidir. Bu vahiy (!) Fatıma (r.a)’ın elindeki kur’anın Müslümanların elinde ki Kur’an’ı Kerim in 3 katı olana kadar devam etmiştir! ve öyle bir kitap ki (!) içinde hangi melik bir yere sahip olsa ismi ve babasını ismi yazılı! Fakat Hasan (r.a) ve oğlu hakkında bir şey yokmuş!

Biz soruyoruz ki: “Eğer Fatıma (r.a) ’nın Kur’an ı gerçekse, semavi kitapların içinde toplandığı cifr gerçekse niçin onu insanların görmesi için ortaya çıkarmıyorlar? Bunları hepsi Allah’a ve Rasuluna ve Fatıma (r.a) a ve Ali (r.a) a ve oğlu Ebu Abdullah el-Hüseyin (r.a)’a karşı atılmış yalanlar ve küfürlerdir.

Allah buyurdu ki :“Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde: “Bana vahyolundu” diyenden bir de “Allah’ın indirdiği (ayetler) gibi bende indireceğim diye iddia da bulunandan daha zalim kimdir? Onların halini ölüm şiddeti içindeyken bir görmelisin! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve “Ruhunuzu teslim edin. Allah’a karşı gerçek olmayan şeyler söylediniz ve O’nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için, bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derler. [64]

Allah buyurdu ki: “Bugün dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim” [65]

ÜÇÜNCÜSÜ:

İmamlardaki Aşırılıkları ve Onlara Masum Demeleri Yönünden Küfürleri

Şia On iki imam da o kadar aşırıya gitmiştir ki; ta ki Onları mertebe olarak enbiyaların ve resullerin üstünde tutmuşlar ve o imamları dünyayı ve onun zerre tanelerini bile yöneten, olanları ve olacakları bilen insanlar olarak görmüşlerdir. İnşaAllah bu saydıklarımızla ilgili onların kendi delillerini sıralayacağız…

el-Kafi’de geçen, Ebu Ca’fer (a.s)’dan gelen hadiste: “dedim ki: Sana feda olayım sizler (imamlar) ne siziniz ? Dedi ki: Bizler Allah’ın ilminin hazineleriyiz. Bizler Allah’ın vahyinin tercümeleriyiz,  bizler sema hariç, yeryüzüne ulaşmış birer hüccetiz. [66]

Ve düşün ki onlar Allah’ın tüm ilminin kendilerine ulaştığı hazineler! Onlar Allah’ı kuşatan hazineler, onlar kulların üzerinde ki hüccetler! Yani onlar, Kur’an ı Kerim hüccetinden, enbiya ve resullerin hüccetinden, yerin ve göğün hüccetinden, dağların ve denizlerin hüccetinden daha üstünler!

Allah buyurdu ki: “Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum” [67] Yine Allah buyurdu ki: “Yoksa Rabbi’nin hazineleri onların yanında mıdır?” [68]

Şiaların başka bir hadisinde:” İmamlar Allah’a gelinen kapıların ta kendileridir. Eğer Onlar (imamlar) olmasaydı Allah bilinemezdi. Allah Onlarla yarattığı kullarının hüccetini ikame etmiştir. “ [69]

Bende diyorum ki: Nebiler ve Resuller nerede kaldı?? Eğer Allah o imamlar olmadan tanınamazsa O Nebi ve Resulleri göndermenin ne anlamı kalıyor? Aynı şekilde kulların hüccetinin ikame olması da onlar sayesinde oluyor? (!)

Aynı şekilde “el-Kafi” de Ebu Abdullah (a.s)’dan şöyle dediği rivayet ediliyor: “Ali (a.s)’ın getirdiğini alır, nehyettiğinden de sakınırım. O’nun üstünlüğünde Muhammed (s.a.v) üstünlüğü vardır. Verdiği hükümler de Ali (a.s)’i takip edenler, Allah’a ve Rasulüne uyup takip edenler gibidir. Büyük yada küçük herhangi bir meselede onu reddedenler Allah’a şirk sınırındadırlar. Mü’minlerin emiri Ali (a.s) ancak Allah tarafından verilmiş bir Allah kapısıdır. Aynı zamanda onun yolu dışında başka bir yola girildiğinde helak olunan bir Allah yoludur. Hidayet imamları için de tek tek aynı şey söz konusudur. Allah teala imamlarını yeryüzü ehli onlara dayansın diye arzın direkleri yapmış, apaçık hüccet eylemiştir. Mü’minlerin emiri, Allah’ın salâtı onun üzerine olsun çoğunlukla şöyle derdi:

“Ben cennet ve cehennem arasında taşanları taksim ederim. Ben en büyük Faruk (ayırıcıyım). Ben Musa’nın asasının sahibiyim. Muhammed (s.a.v)’i melekler, ruh ve peygamberler nasıl kabul ve ikrar etmişlerse beni de kabul ve ikrar eylediler. Muhammed (s.a.v)’ e yüklenilen ilahi yük rabbani sorumluluk bana da yüklenmiştir. Bana, daha önce kimsede bulunmayan özellikler verildi. Ben bela ve musibetleri bilirim. Nesepleri ve son kesin sözü bilirim. Benden öncekilerden hiçbir şeyi bana uzak ve gizli kalmadı, hepsini bildim. Gaybın bilgileri benden uzak değildir. Allah’ın izni ile müjdeliyorum O’nun adına yapıyorum. Hepsi Allah’tandır. İlmi ile bu konuda bana güç ve imkan verdi. “ [70]

Ben derim ki: Ali (r.a) adına uydurulan bu hadisin her bir ibaresi büyük bir küfürdür. Bunların batıl olduğu o kadar açık ki, âlimleri bırakın avamdan halk bile bunu anlar. Şimdi onların şu “Ali’nin üstünlüğü Rasulullah’ın üstünlüğü gibidir. Rasulullah da bütün mahlûkata üstündür.” Sözlerini ele alalım. Bu şu anlama geliyor; Ali (r.a)’da peygamberimiz gibi bütün mahlûkata üstündür. Tamam, bu Ali (r.a) için söyleniyor, bir de tek tek diğer imamlarında böyle olduğuna inanılıyor.

Ali (r.a)’nin, hadisin sonunda peygamberimizle fazilette müsavi olduğu tespit edildikten sonra Ali (r.a)’nin Rasullullah’dan ve diğer peygamberlerimizden ayrıldığı, sadece onda var olan vasıflar ele alınıyor. Daha önce hiç kimseye verilmeyen sadece Ali (r.a)’ye verilen vasıflar şöyle sıralanıyor:

Gaybı bilir, belaları ve musibetleri bilir, kendisinden önce gelmiş geçmiş ilimlerden hiçbir tanesinin ondan gizli kalmaz. Oysaki olanı ve olacağı bilmek Allah’ın en has özelliklerinden bir tanesidir. Tıpkı Allah’ın buyurduğu gibi: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. “  [71]

Başka bir ayette: “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” [72]

Gaybı bilmek Peygamberlerde dahi söz konusu değilse, o halde sizi bunu nasıl imamlarınıza yakıştırıyor ve vasıflandırıyorsunuz!

Allah diyor ki: “De ki: “Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” [73]

Yine Allah buyurdu ki: “(Resulüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.” [74]

Ayeti kerimenin de ifade ettiği gibi o haberleri önceden ne peygamber ne kavmi ne Ali bin Ebi Talib ne de O’nun kavmi biliyordu. O halde nasıl O’nun hakkında kendisinden önce geçenlerin onda gizli saklı kalmayacağını söylüyorsunuz? Allah buyurdu ki: “O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı?”  [75]

“De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” [76] başka bir ayette: “Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o görüyor mu?” [77]

“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar” [78]

Ali (r.a) da imamlarda birer peygamber değillerdir. Sonra şunu soruyoruz:

Eğer Ali bin Ebi Talib (r.a) gelmişi geçmişi, gaybı, gelecek bela ve musibetleri biliyorsa; niçin içinde tüm gaybi bilgilerin yer aldığı “Fatıma’nın mushafı”nı yazsın ki?? !! Eğer Ali (r.a) gaybı biliyorsa onu yazmaya neden gerek duyuyor!!!

Yine el-Kafi de: Rıza (a.s)’dan gelen uzun bir hadiste dedi ki:  “Ümmetten hiç kimse “imamet” in değerini, ölçüsünü ve yerini bilebilir mi? Muhakkak ki imamet ölçü olarak en uygun, şan olarak en yüce, yer olarak en yüksek, insanların ona akıllarıyla, fikirleriyle ona nail olma yada kendi tercihleriyle imam tayin etme konusunda da en uzak olanıdır!

Muhakkak ki imamet; peygamberlerin menzilidir, vasiyet sahiplerinin mirasıdır. Muhakkak ki imamet; Allah’ın ve Rasulunun hilafetidir. Mü’minlerin emirinin makamıdır. Hasan ve Hüseyin (a.s)’ın mirasıdır. İmam günahlardan temizlenmiş, ayıplardan, eksikliklerden beri kılınmıştır. İlim ona mahsustur, O dinin nizamı, Müslümanların izzetidir. Münafıkların öfkesi ve kâfirlerin helakıdır. İmam çağının tekidir, kimse ona yaklaşamaz, hiçbir âlim ona denk gelemez. O’nun yerine hiçbir şey bulunmaz. Onu anlatmak için verilebilecek hiç bir misal yoktur. Hiç bir şey O’nun gibi değildir, benzeri yoktur. Tüm bu faziletler istemeksizin O’na mahsus kılınmıştır. Tüm bu ayrıcalıklar istediğinin faziletini arttırandan, çok çok bağışlayan (Allah)’tandır. O halde imamı tanımaya, bilmeye ya da Onlardan bir tanesini diğerine tercih etmeye kim güç yetirebilir? Ne kadar da yanlış, ne kadar da yanlış !!!

İmamın bir şeyini tanımlamaktan dolayı akıllar sapar, hoş görüler ortadan kalkar, akıllar hayret eder, gözler perişan olur, hekimler hayretler içinde kalır, akıllılar cahilleşir, şairler anlamsızlaşır, belagatçiler ise ayıplanırdı. Bundan ötürü (insan) tüm acizliğini ve kusurunu kabul eder. Bu sadece bir imam için geçerli ve peki tüm imamlar nasıl vasıflandırılır ya da özleri nitelendirilir, tanımlanır? Veya O’nun herhangi bir işi nasıl anlaşılabilir? Onun makamında ve zenginliğinde kim bulunabilir? İmam âlimdir, cahillik yapmaz. Gözeticidir, yaptığından vazgeçmez. Mukaddes ve temiz bir madendir. O günahsız olup desteklenmektedir. Muvaffak edilmiş, hatalardan ve günahlardan emin kılınmıştır. Tüm bunları Allah, kullarının üzerine hüccet ve yarattıklarının üzerine şahit olması için ona mahsus kılmıştır.” [79]

Ve bende derim ki: Kendisinin eşi, benzeri olmayan sadece Allah’tır, İMAM değil !! Kendisi ilmen kapsanamayan ise yine sadece Allah’tır, imam değildir !! Allah azze ve celle kendi hakkında diyor ki: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” [80]

“O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz” [81]

Yine El-Kâfi’de bir hadiste: “Adam’ın birisi Ebu Ca’fer (a.s)’a dedi ki: “Ey Resulullah’ın oğlu! Peygamberler mi [82] daha bilgili yoksa Mü’minlerin Emiri (a.s) (Ali bin Ebi Talib) mi? Bunun üzerine Ebu Ca’fer (a.s) dedi ki: Şunun ne dediğini duyuyor musunuz? Allah dilediği kimsenin kulaklarını açar. Ben Onunla konuştum: Muhakkak ki Allah peygamberlerin ilimlerini Muhammed (s.a.v)’de toplamıştır. Aynı şekilde tüm bu ilimleri Mü’minlerin Emirinde toplamıştır. Ve bu adam da gelmiş O’nun mu yoksa Peygamberlerin mi daha bilgili olduğunu soruyor!” [83]

Diyorum ki: bundan önce batıl iddiaları olan; Ali (r.a) ve imamların peygamberlerden daha bilgili olmaları hususunda ki iddialarının batıl olduğunu ispatlamak için kıyasa ihtiyaç duymuştuk. Lakin bu hadiste gördüğünüz gibi Ali (r.a)’nın ve imamların üstünlüğü konusunu daha net bir şekilde vurgulamışlardır. Bundan ötürü burada kıyas yapmaya gerek duymuyoruz!

El-Kâfi’de ki başka bir hadiste: “Rıza (a.s) dedi ki: “Biz yeryüzünde ki Allah’ın eminleriyiz. Belaları ve musibetleri bilme ilmi, Arapların tüm soyları, nesepleri, İslam’ın doğuşu bizim indimizdedir. Eğer biz bir adamı nifak hakikatiyle yada iman hakikatiyle görürsek onu kesin biliriz.” [84]

Hadislerinde de görüldüğü gibi; gaybı bilmek, bela ve musibetleri bilmek sadece Ali (r.a) için değil aynı şekilde diğer imamlarda bu sıfatlarla vasıflandırılıyor.

Başka bir hadiste “Ammar bin Sabati’den: dedi ki: Ebu Abdullah (a.s)’a dedim ki: hükmettiğiniz zaman ne ile hükmedersiniz? O’da dedi ki: Allah’ın ve Davut (a.s)’ın hükmüyle, hükmü elimizde olmayan bir şey geldiğinde ise, Onu Cebrail (a.s)’dan alırız” [85]

Ali bin Hüseyin’den gelen diğer bir rivayette: “Sordum ki hangi hükümle hükmediyorsunuz? Dedi ki: Davut (a.s)’ ın hükmüyle, eğer bir işin içinden çıkamazsak onu Cebrail (a.s) den alırız.” [86]

Bende diyorum ki: onlar imamlarının Muhammed (s.a.v)’in şeraitinden çıkıp, Davut (a.s)’ın şeraiti ile hükmettiklerini kendileri itiraf ediyorlar. İşte bu onları İslam’a zıt ve Yahudilerle eşit kılan bir unsurdur. Tıpkı peygamberin vefatından sonra vahyin kesilmediğini, vahyin Nebi’den sonra imamların ve kendilerine vasiyet edilenlerin üzerine inmeye devam ettiğini söylemeleri gibi. Ayrıca, işinden çıkamadıkları veya kafalarını karıştıran her konuda onlara bilgi veren de kendilerinin de belirttikleri gibi Cebrail (a.s)’dır.

Bu apaçık bir şekilde şuna delalet ediyor: peygamberlik Nebi (s.a.v)’in vefatıyla sona ermemiştir. Bilakis imamlarla ve kendilerine vasiyet edilenlerle birlikte devam etmiştir. (Söylemlerine göre) Cebrail (a.s) semadan bazı şeyleri indirmede onlarla birlikte devam etmiştir. Bu da apaçık bir yalanlama ve küfürdür. Allah buyurdu ki: “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” [87]

Bu topluluğun aldatıcılığı ve çirkinliğinden bir tanesi de, sana: “biz peygamberliğin imamlar için geçerli olmadığını söylüyoruz” derken aynı zamanda da onların peygamberlik ve enbiyalardaki sıfatları ve özellikleri imamlara uyarlamalarıdır.

Onlar sana; “Bizde imamların ibadet edilen ilahlar olduğunu söylemiyoruz” derlerken aynı zamanda ibadeti Allah dışında onlara has kılmaktadırlar. O imamları Allah’tan başkasına layık olmayan vasıflar ve özelliklerle vasıflandırmaktadırlar.

El-Kafi de geçen hadislerinde: “Ebu Abdullah (a.s) ‘dan: dedi ki: Eğer imam bir şeyi öğrenmek isterse Allah bunu ona kesin öğretir”. [88] Farklı bir rivayette ise: “İmam bir şeyi bilmek isterse Allah bunu O’na bildirir” [89]

O halde Allah’ın dilemesi ve iradesi, imamın dilemesi ve iradesinden geri kalmamaktadır. Eğer imam bir şeyi dilerse, Allah’ta diler. O halde Allah’ın imamın dilediğini dilemesi gereklidir! Bu apaçık bir şekilde “irade de ve dilediğini uygulamada” şirktir. Biz bundan Allah’a sığınırız.

Ey değerli okuyucu! Buraya kadar sana naklettiğimiz şey bir damladan ibaretti. Şimdi ise sana, bedenleri titreten yağmuru takdim edeceğiz, fakat senden sabretmeni ve bu kavmin hidayeti için dua etmeni rica ediyoruz…

El-Kâfi’de geçen bir hadislerinde: “Ebu Basir’den dedi ki: Ebu Abdullah (a.s) ’a gittim ve O’na dedim ki: Sana feda olayım, sana bir meseleyi soracağım. Burada konuşmamı dinleyen birisi varmı?  Sonar Ebu Abdullah (a.s) Onunla başka bir evin arasına bir set çeker ve oraya çıkar sonra derki: Ey Ebu Muhammed, sor istediğini? Ve O’da der ki: Sana feda olayım muhakkak ki senin şian [90] Rasulullah (s.a.v) in Ali (a.s) a bir kapı öğrettiğini ve o kapıdan ona bin kapının açıldığını kendi aralarında konuşuyorlar. O’da dedi ki: “Ey Ebu Muhammed! Rasulullah (s.a.v) Ali (a.s)’a bin kapı öğretti, bu bin kapının her kapısından da bin kapı açılır. Bende dedim ki: “Allah’a yemin ederim ki bu ilimdir! Sonra dedi ki: bir saat sustu ve sonra dedi ki:  O ilimdir, ama bildiğiniz ilim değildir!

Sonra dedi ki: “Ey Ebu Abdullah (a.s), muhakkak ki biz de “Camia” adında bir şey vardır. Onlara “Camia” nın ne olduğunu bildiren de nedir? Bende dedim ki: sana feda olayım Camia da nedir? Dedi ki: o bir sahifedir, uzunluğu Resulullah (s.a.v) kulaçıyla yetmiş kulaçtır. Onun sağ tarafında Ali (a.s) ın hattı bulunur. Onda bütün helal ve haramlar bulunur. İnsanların ihtiyaç duyacağı her şey onda vardır. Bende dedim ki: Allah’a yemin olsun ki bu ilimdir. O’da: “O ilimdir, ama bildiğiniz ilim değildir!” dedi.

Sonra uzun bir süre sustu ve sonra dedi ki: sonra bizde “cifr” vardır. Cifr’in ne olduğunu onlara bildiren de nedir? Bende dedim ki: Cifr de nedir? O da dedi k: o Âdem (a.s)’ın kabıdır. İçinde peygamberlerin ve vasiyet edilmişlerin, İsrailoğulları zamanında yaşamış ulemaların ilimleri vardır. Dedim ki: Allah’a yemin olsun ki bu ilimdir. O da dedi ki: O ilimdir, ama bildiğiniz ilim değildir!

Sonra uzun bir müddet sustu ve sonra dedi ki: muhakkak ki bizde Fatıma (a.s) ın Kur’anı vardır. Fatıma’nın Kur’anını onlara bildiren de nedir? Bende dedim ki: Fatıma’nın Kur’anı da nedir? Dedi ki: Sizin şu Kur’anınız gibi üç misli (büyük bir) kur’andır. Allah’a yemin ederim ki onda sizin şu Kur’an’ınızdan bir harf bile yoktur. Bende dedim ki: Allah’a yemin olsun ki bu ilimdir! O’da dedi ki: O ilimdir ancak sizin bildiğiniz ilim değildir!

Sonra uzun bir süre sustu ve dedi ki: bizde geçmişte olanın ve kıyamet gününe kadar ne olacağı hakkında ilim vardır. Bende dedim ki: Sana feda olayım! Allah’a yemin olsun ki bu ilimdir! O’da dedi ki: bu ilimdir ama sizin sandığınız ilim değildir! Sonra dedim ki: sana feda olayım, öyleyse söyle bana ilim nedir? O da dedi ki: kıyamet gününe kadar devam eden gece ve gündüz olayları, bir işten sonra olan iş, bir şeyden sonra ki şeydir. “ [91]

Derim ki: işte sana vaat ettiğimiz yağmur geldi ey okuyucu! Hangi küfür bu küfürden daha büyük olabilir, hangi şirk bu şirkten daha büyük olabilir? Hem niçin açıkça imamın Allah’ın ta kendisi olduğunu söylemiyorlar? İş böylece kolaylıkça hallolur, tüm niyetleri ve meramları da açıklığa kavuşur.

Ey okuyucu!  Tüm bunları okuyunca çok şaşırma, çünkü bil ki Nusayriler ve Batıniler şianın yavrularıdır! Çünkü onlar açık bir şekilde, şia gibi gizlemeden, Ali (r.a) nın Allah’ın ta kendisini olduğunu söylemişlerdir! (Bunu söylemekten Allah’a sığınırız)

Nusayrilerin, Batınilerin ve Şia’nın arasında ki tek fark; Nusayriler ve Batıniler açık bir şekilde uluhiyyetin ve rububiyyetin imamlarda olduğunu söylemişlerdir. Fakat Şia ise; onu (imamların ilahlığını) eğri büğrü bir şekilde söylemişlerdir, bununda sebebi korkmaktan, takiyyeden ve utanmaktan kaynaklanmaktadır.

Şia’nın imamlarda ki aşırılığını ifade eden delillerin sayısı, bir ciltlik kitapta toplanamayacak kadar çoktur ve bizim burada ki amacımız daha önce de zikrettiğimiz gibi; söylediğimiz ve ikrar ettiğimiz şeyleri ispatlamaktır. Her söylenenleri yazmak değildir!

Eğer denilirse ki: bu zikrettiklerin Şia’nın eski kitaplarından alıntıdır, bu zamanda yaşayan şiaların için hüccet sayılmaz?

Derim ki: bu itiraz bir kere aslından reddedilmiştir. Çünkü Şia günümüze dek oğullarına ve onlara tabi olanlara bu küfri ve batıl şeyleri ihya etmiştir. Onu sürekli yenilemektedirler, müellefatlarında ve kitaplarında bunları neşretmişlerdir. Buna delil olması için size “İran Şii devrim lideri, Ayetullahları ve Hüccetleri olan Humeyni’nin söylediklerini aktarıyorum.

Bu adam “el-Hukumetu’l İslamiyye” adında ki meşhur kitabında diyor ki: “İmam için övülmüş bir makam vardır [92] âlemin hükümranlığı, kainatın tüm zerreleriyle imamların vilayetine ve egemenliğine boyun eğer. Mezhebimizin inanç gereklerinden bir tanesi de; imamlarımızın bir makama sahip olması ve o makama ne yaklaştırılmış meleklerin ne de resullerin, nebilerin ulaşamamasıdır.

Elimizde ki rivayet ve hadislerin gerektirdiği şeylerden bir tanesi de, en büyük Peygamber (s.a.v) ve İmamlar (a.s) bu âlemin yaratılışından önce birer nurdular ve Allah onlara kendisini Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir menzile ve yakınlığa yerleştirdi. İmamlarımızdan (a.s) rivayet olunuyor ki: “Bizim Allah ile aramızda bazı özel haller vardır, ona ne yakınlaştırılmış melekler ne de resuller, peygamberler ulaşır” aynı şekilde Fatıma el-Zehra (a.s)’da böyle bir menzile sahiptir…” [93]

“Ve biz inanıyoruz ki, imamların emir ve işleri diğerlerininkinden farklıdır. Biz mezhebimiz gereği inanıyoruz ki, imamlarımızdan gelen her emir ve iş vefatlarından sonra bile yapılması gerekip, bilakis o işlere ve emirlere tabi olmak vaciptir!” [94]

“Daha önce de belirttiğim gibi, imamların talimi, Kur’an’ın talimi gibidir ve bu talimler herkes için her asırda ve zamanda geçerli olup, uymak ve uygulamak ise vaciptir!” [95]

“İmam’ın velayetine ve egemenliğine kâinatın tüm zerreleri boyun eğer” sözü hakkında diyorum ki: Bu kesinlikle olamaz, bu sadece Allah’a has bir haldir. “İmamların bir makama sahip olması ve bu makama ne yakınlaştırılmış meleklerin ne de resul ve nebilerin ulaşamamasına” gelince bu da hilafsız apaçık bir küfürdür!

Aynı şekilde imamın sözünün, Allah’ın sözü gibi olduğu söylenmiş ve kabul edip uygulamak ve tabi olmak her asırda ve zamanda da vaciptir denilmiştir. Tüm bunların apaçık bir küfürdür.

Allah buyurdu ki: “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını (Allah’a) eş edinen kimseler de vardır. Onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a sevgisi ise çok daha sağlamdır. Zulmedenler, azabı görecekleri vakit kuvvetin bütünüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” [96]

Yine Allah buyurdu ki: “Onlar orada tartışarak derler ki: “Allah’a yemin olsun ki, biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk.“ [97] Bunun manası şudur: Biz sizi âlemlerin Rabbi ile itaatte, sevgide, muhakemeleşmede ve Allah’tan başkasına layık olmayan özelliklerde ve sıfatlarda bir tutuyorduk.

Allah buyuruyor ki: “Onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini ve rahiplerini Rabler edindiler.”  [98]

Yahudi ve Hıristiyanların Allah’ı bırakıp âlimlerini ve rahiplerini Rabler edindiklerini, bu rab edinmeyi de, onlardan gelen her emire ve işe itaat etmeleriyle açıklayan ayeti kerime burada olduğu gibi Şia hakkında da doğru söylemiştir.

Kuleyni’nin el-Kafi de rivayet ettiği hadise bir bakın! :

Ebu Abdullah (a.s) dedi ki: “İmamlarla Peygamberler arasında itaatte şirk koş!” [99] Yani: Resullere itaat edildiği gibi –çünkü onlar Allah’ın kendilerine emrettiklerini tebliğ ederler- imamlara da itaat etmek farzdır!

Kafi de: Rıza (a.s) ’dan dedi ki: İnsanlar itaatte bizim kullarımızdırlar, dinde bizim dostlarımızdırlar.” [100]

Bu Yahudi ve Hıristiyanların Âlimleri ve papazları için sarf ettikleri rububiyyetin aynısıdır! Çünkü tüm o itaatleri onlara lazım kılanlar âlimleri ve papazlarıdırlar.

“Onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. Ondan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.”  [101]

“De ki: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda adil olan bir kelimeye geliniz: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak tutmayalım, kimimiz kimimizi Allah’tan başka Rabler edinmesin.” Eğer yüz çevirirlerse: “bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahit olun” deyin.” [102]

Bilakis Şia’nın imamlarda ki aşırılıkları onların idrarlarını ve dışkılarını yiyenlerin cennete gireceğini ve cehennemin onlara haram olacağını söylemeleri derecesine kadar ulaşmasıdır.

Şia’nın Ayetullah’ı ve hücceti olan Molla Zeynel Abidin el-Kelbeykani “Envaru’l Vilaye” isimli eserinde diyor ki: “Masumların idrarlarında, kanlarında, dışkılarında namazdan sakınmayı gerektiren bir necasetlik yoktur. İmamların idrarlarında ve dışkılarında bir çirkinlik, iğrençlik yoktur bilakis onlar birer misktir! Her kim onların idrarlarından, dışkılarından ve kanlarından içerse Allah ona ateşi haram kılar ve cennetine sokması vacip olur!” [103]

Ey Şia Allah’tan kork! Allah’ın Muhammed (s.a.v)’i kulları kula, tağutlara, putlara ibadetten kurtarıp, imamların dışkılarını yemek, idrarlarını içmek için gönderdiğini mi düşünüyorsun? Akıllarınız bu seviyeye kadar mı düştü? Nefisleriniz bunu hiç mi umursamıyor?

Sizin Allah’ın kelamından anladığınız “şereflendirme üstün kılma” mefhumu bu mudur?

“Andolsun ki biz Âdemoğullarını şerefli ve üstün kıldık. Onlara karada ve denizde taşıyacak vasıtalar verdik. Kendilerine hoş ve temiz rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık” [104]

Nerede sizin aklı başında olan adamlarınız? Sizin içinizde hiçbir tane aklı başında olan insan yok mu? !!!

DÖRDÜNCÜSÜ:

Sahabeyi ve Müslümanların Genelini Tekfir Etmeleri Yönünden Küfürleri

Bir kaç tanesi dışında sahabeleri ve onlara en güzeliyle tabi olan Müslümanların tümünü tekfir etmeleri konusunda ki rivayetleri oldukça çoktur. Kitaplarının içi İslam Ehline karşı kin ve nefretle doludur. Senedi çok kuvvetli olan (!) bir hadislerinde: “ibn Uzeyne: dedi ki: Bir kul Allah’ı, Rasulunu, İmamların hepsini ve o zamanın imamını tanımayıp, ona teslim olmayıp ve onlara götürmedikçe [105] mü’min sayılmaz” [106]

Bunun manası: İslam ehlinin tümünü tekfir etmektir. Çünkü İslam Ehli, İmamların masum olduklarına inanmıyor ve her şeyi Allah’a ve O’nun Rasulu (s.a.v)’e götürürler, imamlara değil. Teslim olmak da ancak Allah’a, Rasulüne, O’nun hükmüne ve sünnetinedir. Allah’ın buyurduğu gibi:

“Ey İman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, – Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Peygambere götürün. Bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha iyidir.” [107]

Allah Subhanehu ve Teala ihtilafa düşünülen konuların Allaha ve Resulüne götürülmesini, İmanın şartlarından kılmıştır. Allah’a ve Resulüne götürmek ise ancak ve ancak Kur’an’a ve sabit sünnete başvurmakla olur. Şiilerin zannettiği gibi imamlara götürerek değil!

Allah Subhanehu ve Teala buyurdu ki : “Hayır! Rabb’ine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra verdiğin karara, içlerinde bir sıkıntı duymadan tam olarak boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.” [108]

Ayetin açıkça ortaya koyduğu gibi teslim tamamıyla “hevasından konuşmayan” Nebi (s.a.v)’ın verdiği hüküme boyun eğmekle olur. İmamlar yada başkaları gibi hata yapabilen insanlara değil! Sonra İmamlarından hayatta var olmayanı da var. Tıpkı onikinci imam olan: “Mehdi” lakabıyla bilinen,  “Muhammed bin Hasan el-Askeri”  gibi. İddialarına göre bin seneden fazla bir zaman önce bodruma girer ve kaybolur. Hatta diğer bir lakabıda “Kayıp İmam”dır. İddialarına göre Mehdi hayattadır, rızıklandırılıyordur. O’nun günahsız olduğunu, ortaya çıkacağın, önceden olanı ve gelecekte olacağı bildiğini inanmayanların, kâfir olduğunu açıkça söylemektedirler.

Hatta bazıları daha da aşırıya giderek, Mehdi’nin ismini zikredenin kâfir olacağını ortaya koymuşlardır. Buna sebep olarakda, onun ulu birisi olduğu ve herkesin O’nun kendi ismiyle hitap edemeyeceğini öne sürmeleridir.

Tıpkı hadislerinde olduğu gibi : “Ebu Hasan el-Askeri dedi ki: “Sizler O’nun (yani oğlu Mehdi’nin) zatını göremezsiniz. Onu ismiyle zikr etmek helal değildir. Bizde: “nasıl zikredelim” dedik. O da: “şöyle deyin dedi: Muhammed’in Ailesinden bir hüccet” [109]

Ebu Abdullah’dan gelen başka bir hadislerinde: “Onu Kafirden başkası kendi ismiyle söylemez!” [110]

Yani ortada bulunmayan İmam Mehdi, Nebi s.a.v den daha büyük, üstün ve efdal! Çünkü Peygamberimiz (s.a.v) ismiyle hitab ediliyordu! Şerefli ismi zikrediliyordu.

Başka bir hadiste: “Ebu Abdullah(a.s)’dan: dedi ki: “Kim bizi (yani imamları) bilirse mü’mindir ve kim bizi inkar ederse Ka’firdir.” [111]

Diğer bir hadiste: ” Ebu Ca’fer (a.s)’dan: dedi ki: “Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: “Ben tüm insanlara gönderilmiş Allah’ın Rasuluyum.  Fakat benden sonra, insanlar için benim ehli beytimden imamlar çıkacak. Onlar kıyam ettiğinde insanlar Onları –imamları- yalanlayacaklar. Küfrün ve dalaletin imamları ve onları destekleyenler onlara –imamlara –  zulmedecek!” [112]

Onların “zulmedenlerden” kastları Ali (r.a) dan önce halife olan sahabenin büyükleri. Onlar da: Ebu Bekir, Ömer ve Osman ve “onları destekleyenler”den kastı da, onların halifeliğine razı olan tüm Müslümanlardır – Allah hepsinden razı olsun-

“Küfrün ve dalaletin imamları ve onları destekleyenler onlara –yani imamlara-  zulmedecek!” sözünde kastedilenler yukarıda geçen sahabeler ve onlara razı olan diğerler Müslümanlardır.

Sahabeye ve onlara en güzeliyle tabi olanları tekfir etmelerini ortaya çıkan bir yazı ister misin, belki bulabiliriz? (!)

İmam Rıza (a.s)’dan gelen bir hadiste: dedi ki: Şüphesiz ki bizim şiamız (yani Ali’nin taraftarları) babalarının ve kendilerinin isimleriyle bir yerde yazılıdır. Allah bizden ve onlardan söz almıştır. Onlar ki bizim geldiğimiz yoldan gelirler, ve bizim gittiğimize giderler. Biz ve bize uyanların dışında hiç kimse İslam’dan değildir! Bizler kurtuluşun dostlarıyız! Bizler vasiyet edilmişlerin oğullarıyız!” [113]

Kendilerinin de açıkça ifade ettikleri gibi: onlardan başka kimse İslam üzerine değiller. Sahabe ve onların fırkalarına girmeyen diğer Müslümanlar nerede? Metnin açıkça ifade ettiği gibi onlar (onların fırkalarına girmeyenler) Müslüman değiller, İslam üzerine değiller!

Başka bir hadiste: “Ebu Abdullah (a.s)’dan: dedi ki: Üç kişi vardır, kıyamet gününde Allah onların yüzüne bakmaz, onları temizlemez, ve onlar için acı bir azap vardır. Kendisinin olmadığı halde Allah tarafından İmamet verildiğini iddia eden, Allah’ın İmamını inkar eden, sonuncusu ise: O ikisinin İslam’dan nasibinin olduğunu iddia edendir!” [114]

Bu iki gruba İslam’dan bir nasibinin olmadığını, yani Müslümanlardan olmadıklarını hadis açıkça ifade ediyor. Yine aynı şekilde o iki grubun Müslüman olduğunu iddia edene de, Allah kıyamet gününde bakmaz, onu temizlemez ve onada acıklı azap ulaşır. Bu da Müslümanların tümünü tekfir etmeyi gerekli kılan unsurlardan bir tanesidir!

Diğer bir hadiste: “Ebu Abdullah (a.s)’dan: dedi ki: Adamın bir tanesi ona Mehdi (a.s)’a “mü’minlerin emiri” denilmesi hakkında sorar. O da derki: Hayır! O ismi Allah mü’minlerin emirine –yani Ali bin Ebi Talib’e – isimlendirmiştir. O isimle ondan önce (yani Ali bin Ebi Talib’den) ve ondan sonra kafirden başkası kendini isimlendirmez.” [115]

Herkesin bildiği gibi Ali bin Ebi Talib (r.a)’dan önce “mü’minlerin emiri” ismiyle Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.anhum) isimlendirildi. Bu sahabeler bu hadise göre kafir sayılıyorlar. Aynı şekilde Ali (r.a)’dan sonra gelen bütün Müslüman hükümdarlarda kafir sayılmaktadır. Çünkü onlar da aynı şekilde “mü’minlerin emiri”  ismiyle çağırılıyordular!

Başka bir hadiste: “Ebu Abdullah (a.s)’dan: “İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranların tövbeleri asla kabul edilmez!” [116] ve dedi ki: bu ayet falan, falan ve falan hakkında nazil oldu. Nebi (s.a.v)’e ilkin iman ettiler ve kendilerine velayet işi sunulunca kafir oldular…” [117]

Ve diyorum ki: apaçık bir şekilde belli ki “Falan, falan ve falan” sözlerinden Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.anhum)’ı kastediyorlar.

Ey değerli okuyucu, sahabenin büyüklerini tekfirde bundan daha açık hadislerini de ister misin?

Ebu Abdullah (a.s)’dan rivayet olunuyor ki: “Ve onlar, sözün en güzeline yöneltilmişler, övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna iletilmişlerdir.” [118] ve dedi ki: Onlar: Hamza, Ca’fer, Ubeyde, Selman, Ebu, Zer, Mikdad ve Ammar. Onlar mü’minlerin emirine yönelmişlerdi. Diğer ayet: “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir.” [119] Dedi ki: Bunun manası mü’minlerin emiridir ve “Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.” [120] Hakkında dedi ki:  Birinci, ikinci ve üçüncüdür.“ [121]

Ve “Küfrü, fıskı ve isyanı” , Birinci, İkinci ve Üçüncü olarak tefsir ettiler. Ve onlar: Ebu Bekr, Ömer ve Osman (r.anhum) Şu tahriflerdeki ve Te’villerdeki küfrü ve zındıklığı artık sen düşün !!!

Şeyh-ul İslam İbni Teymiyye (r.a) diyor ki: “Şüphesiz ki Şia; Ebu Bekr’i, Ömer’i ve Osman (r.a)’ı, muhacirlerin ve ensarların genelini, aynı şekilde onlara en güzeli ile uyanları ve Peygamberimizin evvelî ve ahirî tüm ümmetini tekfir etmiştir.” [122]

Eğer denilirse ki, sahabeyi tekfir edenin küfrünün delili nerededir? Derim ki:  Bunu ortaya koyan deliller çoktur:

1- Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? Özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir gurubu bağışlasak bile, bir guruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.” [123]

Bu ayetin nüzul sebebine gelince;

İşte bunlar sahabeye karşı haddi aştıklarından dolayı imanlarından sonra kafir oldular. Çünkü onlar dediler ki: “Görüyorum ki, bizim Kur’an okuyucularımız, (yani Sahabeler) mide bakımından bizden daha iştahlı, dil bakımından bizden daha yalancı ve düşmanla karşılaşmada bizim en korkaklarımızdır.”

Eğer denilirse ki: Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Resulüyle ilgili istihza nerede saklıdır. Yoksa onlar istihzalarını sadece sahabeye mi has kıldılar? !

Bende derim ki: Şüphesiz ki Allah azze ve celle Peygamberimizin sahabesi hakkında ayet indirmiş ve Onları övmüştür. Aynı şekilde Nebi (s.a.v) onların üzerine hayırlı senalar okumuştur. Bundan dolayı kim onlarla istihza ederse, Onlar hakkında ayet indiren, Onları tezkiye eden, Onları öven ve Onlardan razı olan Allah’la iztihza etmiş demektir! Aynı şekilde onlar hakkında inen ayetle istihza etmiş demektir. Yine aynı şekilde onları öven Peygamber (s.a.v)’le istihza etmektir.

Kur’an da adı geçen, Âlemleri yaratan Allah’ın övdüğü bir kavimle ancak Kafirler, Müşrikler ve Zalimler topluluğu alay eder!

Ve aynı şekilde sahabeyi tekfir etmek aşağıda ki ayeti inkâr etmektir!

2- “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur” [124]

Allah azze ve celle muhacir ve ensara ve onlara en güzeliyle tabi olanlara karşı olan rızasını ispat etmektedir ve eğer Allah azze ve celle birisinden razı olduysa, muhakkak ki O’da O’ndan razı olmuştur!

3- “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.” [125]

Bilindiği gibi ağacın altında Nebi s.a.v e biat eden kadın ve erkek mü’minlerin sayısı bindörtyüzden fazla idi. Allah azze ve celle ayette de göründüğü gibi “mü’minler” diye sıfatlandırdı. Muhakkak ki Allah onlardan razı oldu. Şia da diyor ki: “Hayır, Onlar kâfirdirler, Mü’min değiller” ve bu da apaçık bir şekilde Allah’ın indirdiği ayeti inkar etmektir.

Aynı şekilde onların sahabeyi tekfir etmeleri, aşağıdaki ayeti inkârı kapsamaktadır:

4- “Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlarda kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.” [126]

Ayetinde ifade ettiği gibi, Allah azze ve celle sahabelerle kafirleri öfkelendirir. Şüphesiz ki Allah kafir ve nankörden başkasını öfkelendirmez! Öyleyse Şia bin seneden fazladır sönmeyen kinleri ve öfkeleri ile gebersin! ve onların kin ve öfke ateşini cehennem ateşinden başkası da söndürmez. (inşaAllah)

Ve aynı şekilde Ebu Bekr es-Sıddık’ı tekfir etmek aşağıda ki ayeti inkar etmektir:

5- “Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” [127]

Bu ayetteki Rasulullah (s.a.v)’ın arkadaşı kim? Rasulullah (s.a.v)’la birlikte mağarada kalan arkadaşı kim? Onlar Medine’ye hicret eden kişidir. Nebi (s.a.v) ‘nin O’na “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir” dediği Ebu Bekr es-Sıddık değil midir? !

BEŞİNCİSİ:

Sünneti İnkar Etmeleri Yönünden Küfürleri

Onların Nebi (s.a.v)’nin sabit ve sahih sünnetini inkar ettiklerini açıklamaya hiç ihtiyaç duymuyorum. Çünkü onların tüm görüşleri, kitapları ve nasları bunu ortaya koyuyor. Mezhepleri inkara ve yıkıma dayalı.  Yalanı doğrulamaya, doğruyu yalanlamaya dayalı.

Bilakis onların inkarcı şairlerinin yazdığı şiirler, Buhari ve Müslim’deki Nebi (s.a.v)’nin Sahih Sünnetinden daha hayırlı!

Şeyhul İslam İbn-i Teymiyye (r.a) diyor ki: “ve Şia bununla birlikte Nebi (s.a.v)’nin Buhari ve Müslim gibi kitaplarda ilim ehli tarafından ittifak edilmiş mütevatir derecedeki hadislerini inkar etmektedir. Onlar Şia’nın şairlerinin şiirlerinin, Buhari’nin ve Müslim’in içindekilerinden daha hayırlı olduklarını söylemektedir. Bizler onların kitaplarında, ehli-kitabın Tevrat ve İncil’in tahriflerinden daha çok tahrif olduğuna şahid olduk.” [128]

Yine İbni Teymiyye (r.a) diyor ki: “Ve bundan ötürü Şia ümmetin en yalancı fırkasıdır ve kıble ehlinde, onlardan fazla yalanı tasdik ve doğruyu yalanlayan fırka bulunmaz.” [129]

Bu şerli taife sünnette aşırıya giderek, eşekten bile hadis rivayet etmiştir!

Kuleyni’nin el-Kafi’sinde geçen sahih (!) hadiste: “ Ali bin Ebi Talib (a.s)’den: dedi ki: “Rivayet ediliyor ki: Muhakkak ki mü’minlerin emiri (Ali bin ebi Talib) dedi ki: İşte şu eşek, Nebi (s.a.v) ile konuştu ve O’na dedi ki:  Anam babam sana feda olsun! Muhakkak ki babam bana dedesinden konuştu, o da onun dedesinden rivayet etti. Muhakkak ki dedesi Nuh (a.s) ile birlikte bir gemideydi ve Nuh (a.s) ona doğru yürüdü ve onun (eşeğin) arkasını okşayarak dedi ki: “bu eşeğin soyundan bir eşek çıkacak ve ona Nebilerin efendesi ve sonuncusu binecek. – ve eşek de- : Beni O eşekten kılan Allaha hamd olsun dedi.” [130]

Annesini ve babasını Nebi (s.a.v)’e feda edecek başka kimseyi bulamadılar! Bu da apaçık bir şekilde Nebi (s.a.v) ile alayı etme ve O’nu, basite almaktır. O ki, kendisine en değerlinin ve en güzelin feda edilmesi gerekir.

Şia devrim lideri Humeyni vasiyetinde diyor ki: “Bizler “nehcu’l belağa” ismiyle isimlendirilmiş, maddi ve manevi hayat için Kur’an’dan sonra en büyük düstur olan bu kitabın masum imamımız tarafından gelmesiyle iftihar ederiz”

Hüseyin el-Alemi’r Rafidi Ali (r.a)’nın yazdığını iddia ettikleri, nehcu’l belağa’nın önsözünde diyor ki: “Ali (a.s)’nin sözü Allah’ın kelamı olmaksınız yaratılanın sözünden üsttedir.”

Ve sorumuz: Nebi (s.a.v)’nin sözünü ve sünnetini nereye götürdüler?

Eğer Ali (r.a)’nin sözü yaratılanınların sözlerinden üstünse, hayat için en büyük düstursa, yaratılmışların efendisinin (s.a.v) sözünün makamı neresi olur?  O’ndan gelen sabit sünnetin yeri neresi olur? Dersek; cevapları, tüm utanç vericiliği ve açıklığı ile ancak: “O’nun sözü Ali (a.s) ’ninkisi ve nehcu’l belağa olmaksızın üstündür” demeleri olur. Vallahi eğer Ali (r.a) onların bu sözlerini işitmiş olsaydı, onların boyunlarını ayırırdı!

Allah azze ve celle buyurdu ki: “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” [131]

Eğer sesi Nebi (s.a.v)’nin sesinden yükseltmek amelleri iptal edip kişiyi İslam milletinden çıkarıyorsa, bir şahsı Nebi (s.a.v)’nin şahsının, hükmünün yada sözünün üzerine yükselten kişinin durumu nasıl olur?!  Hiç şüphesiz ki bunu yapan küfre, amellerinin iptal olmasına ve İslam’dan çıkmaya daha da layık olur.

Şunu da belirtelim ki:  En doğru kitapları sayılan “nehcu’l belağa” nın Ali bin Ebi Talib (r.a)’den geldiği doğru değildir. Çünkü onu yazan ve derleyen ile Ali bin Ebi Talib arasında üçyüzelli seneden fazla bir zaman vardır. O, Ali (r.a)’den duymadığı halde, görmediği halde ve aynı çağda yaşamadığı halde nasıl oluyor da: “Ali böyle dedi” diyebiliyor? Ve aralarında üçyüzelii seneden fazla fark var ve üstelik aralarında hiçbir sened yok!

Eğer böyle bir sened sahih olsaydı, bizden hepimizin kendinden bir kitap yazıp sahabeye ya da tabiinlere nisbet etmesi caiz olurdu.

Eğer en güvenilir, en büyük ve en sahih diye isimlendirdikleri kitapları böyleyse, bunun dışında ki kitaplarının ve metinlerinin hali nasıldır sizce? Hiç şüphesiz ki: Metnen daha zayıf, yalan ve saçma.

Eğer denilirse ki: Sünneti inkâr ve reddedenin küfrünü ortaya koyan delil nerededir?

Bende derim ki: Şüphesiz ki Allah Resullerini (kendi izniyle) kendilerine itaat edilmeleri için göndermiştir. Allah azze ve celle’nin de dediği gibi:

1- “Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” [132]

Resullerin gönderilmesinde ki gaye; Emrettiği ve sakındırdığı şeylere itaat edilmesidir. Kim Resulun emrettiği ya da sakındırdığı bir şeyi reddederse ya da nefsi için onun sünnetinden yada hükmünden yüz çevirirse, şüphesiz ki kafir olur.

Allah azze ve celle’nin de dediği gibi: “İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” [133]

2- “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar” [134]

Görüldüğü gibi, İman “Tahkim’e” yani Nebi (s.a.v)’nin her konuda hakem kılınmasına bağlıdır. Nebi (s.a.v)’nin tahkimi vefatından sonra ancak O’nun sünnetine bağlanmakla gerçekleşir.

3- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir” [135]

4- “(Resulüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” [136]

Nebi s.a.v in vefatından sonra O’nu uymak ancak O’nun bıraktığı sünnete tabi olmakla olur. Kim ister kendince yanlış olduğunu düşünerek ister başka bir sebepten ötürü O’nun sünnetine uymazsa O’nun kalbinde Allah’a karşı bir sevginin olmadığı ortaya çıkar. Şüphesiz ki muhabbet sünnete tabi olmakta ki doğruluk derecesine bağlıdır. Kim Allah’ı sevdiğini iddia edip de O’nun elçisinin sünnetine uymuyorsa ve eşeklerden sahih (!) hadisler rivayet ediyorsa şüphesiz ki yalan ve iftira atmış olur!

ALTINCISI:

Şirke Düşmeleri ve Mahlûkata Dua ve İbadet Etmelerindeki Küfürleri

Tanındıkları şeylerden bir tanesi de; kabirlere yönelerek namaz kılmalarıdır. Aynı şekilde ölülerden yardım ve medet talep etmeleri, İran, Irak ve diğer bölgelerde yaygınlaşmış kabirlerinin önünde toplanmalarıdır. Bunlar kabirlere ibadette ve kutsama da insanların en şiddetlisi ve en radikalidir. Ölülerin onların isteklerine güç yetirdiklerine inanmaları, bunların o ölülere ibadet etmelerine rağbet ettirmektedir. Bu da apaçık bir şirk ve küfürdür. Herkes onların her münasebette ve içtimada “meded ey Hüseyin”, “Yardım et ey Ali gibi” dualarını ikrar ettiklerini bilirler. Şiaların bir hadisinde:  “Şüphesiz ki dua, ibadetin ta kendisidir” [137] şeklinde geçmektedir ve buna rağmen kabirlere ve mahlûkatlara teveccüh ederek ibadet etmeye cevaz verdiklerini görmekteyiz. Şiaların helak olan âlimi Humeyni kitabında diyor ki: “Batıl bir amel olsa bile taştan veya kayadan bir şeyler taleb etmek şirk değildir. Sonra şüphesiz ki bizler Allah’ın kendilerine kudret verdiği İmamların ve Peygamberlerin mukaddes ruhlarından medet umuyoruz.” [138]

Yani Allah’ın kendilerine bir şeyleri değiştirme ve duaya icabete kudreti verdiği kişiler… bu apaçık bir şirktir, ey müşrik!

Humeyni’nin kabirleri kutsama ve onlara uzak yollardan ziyaret etme gerekliliği konusunda verdiği fetvalardaki delillendirmeler tamamen Nebi (s.a.v) üzerine uydurma rivayetlerdir. Nebi (s.a.v)’nin üzerine uydurulmuş bir hadiste:

Nebi (s.a.v) Ali bin Ebi Talib (r.a)’e der ki: “Ey Hüseyin’in babası muhakkak ki Allah senin ve evlatlarının kabirlerini cennet mekânlarından bir mekan ve bahçelerinden de bir bahçe kıldı. Muhakkak ki Allah yarattıklarından kimilerini seçerek onların kalplerine sizin muhabbetinizi ve sevginizi ekti. Onları, sizin uğrunuzda eziyete ve zillete tahammül edenlerden kıldı. Onlar ki sizin kabirlerinizi inşa ederler ve Allah’a ve Resulune yaklaşmak için sizin ziyaretinize gelirler.  İşte onlar, benim şefaatime dahil olanların ta kendileridirler. Ey Ali! kim sizin kabirlerinizi inşa ederse, ona yetmiş hacının hac sevabı isabet eder, tüm günahları silinir ve sanki annesinden yeni doğan gibi olur!” Ben seni, bununla müjdeliyorum ve sende sevdiklerini hiçbir gözün görmediği,  hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir aklın tasavvur edemediği bu nimetle müjdele! Bunun dışında sizin kabirlerinizi ziyaret edenleri, zina yapan kadının kınandığı gibi kınayanlar olacak, işte onlar ümmetimin en şerlileridir. Allah’a yemin olsun ki şefaatim onlara ulaşmayacak.” [139]

Bende diyorum ki: Şia’da, Allah’a, Resulüne ve onun Ehli beytine karşı yalan uydurmak ne kadar da kolay! Şunu bilin ki: Ali (r.a)’den gelen, Elbani ve diğer hadis âlimlerinin sahih gördüğü bir hadiste Ali (r.a) kabirlere ve temsillere (put ya da resimlere)  dua etmeyi men etmiştir. [140]

İbni Teymiyye (r.a) Şia hakkında diyor ki: “Beşere önem vermede, şirkde ve bidat ibadetlerde Hıristiyanlara çok benziyorlar. Bununla birlikte Allah ‘ın isminin anılmasını emrettiği mescidleri durdurdular. İçlerinde ne cuma ne de cemaat namazı kılıyorlar ve mescidleri uydurma kabirlerin üzerlerine bina edip onları içtima yeri ediniyorlar. Muhakkak ki, Allah Resulü (s.a.v) mescidleri kabirlerin üzerine bina edenlere lanet etmiş ve ümmetini bundan nehyetmiştir. Vefatından beş gün önce Nebi (s.a.v) buyurdu ki: “Sizden öncekiler kabirleri mescid edinmiş olsalar dahi, sizler bunu yapmayın! Muhakkak ki ben sizi bundan sakındırıyorum.” Onlar bu uydurma türbeleri hac etmenin en büyük ibadetlerden birisi olduğunu görüyorlar.  Hatta onların bazı âlimleri, o kabirleri hac etmenin Allah’ın ve Resulünün emrettiği Beytullah’ı hac etmekten daha efdal olduğunu tercih ediyorlar. [141]

Eğer denilirse ki; Dua ile ya da başka bir ibadet çeşidi ile mahlûkata teveccüh etmenin küfrünü ortaya koyan delil nerededir?

Bende derim ki: Onunla ilgili birçok delil vardır, mesela;

1 – “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, diyorlar. De ki: “Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” [142] Onların buradaki ibadetleri dua idi.

2- “Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez” [143]

3- “Allah’ı bırakıp da sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun.” [144]

4 – “O halde sakın Allah ile beraber başka ilaha kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!” [145]

5- “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O herşeye kadirdir.” [146]

6- “”Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” [147]

7- “(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hâkimleri kılan mı? Allah’tan başka bir ilah mı var! Ne kadar da az düşünüyorsunuz”  [148]

Bunun manası : “yoksa Allahla birlikte başka bir ilah zor durumda kalanın ettiği duayı Kabulmu edecekmiş? Ya da onun üzerinde ki kötülüğü ortadan kaldıracakmış?”

Aynı şekilde bunların dışında birçok ayet Allah’dan başkasından medet ummanın şirk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tüm bu sözlerin hâsılı bize şunu ifade ediyor: “Rafizi Şiası (On iki imam mezhebi) şirk ve irtidad taifesidir.” Biz burada altı farklı açıdan küfrünü beyan ettik. Bu açılardan sadece bir tanesi onun kafir olmasına yeterlidir.

Bizler bununla birlikte bu pislik fırkanın tüm konularını ele almadık, zaten bu veciz çalışmada amacımız da bu değildi. Eğer bu konuda kapsayıcı bir bahis isterseniz bununla ilgili birçok eser yaygın bir şekilde bulunmaktadır. Bizim sözümüz: muhakkak ki şia, şirk ve riddet (mürtedlik) taifesidir. Diğer mürtedlere uygulanan hükümler aynı şekilde Şia’ya da uygulanır.

Eğer denilirse ki: Peki bu kafir fırkaya mensub olan herkes kafir, mürted midir? Bizde deriz ki: Açıkça ifade ettiğimiz gibi şia (oniki imam mezhebi) kendi başına müstakil bir fırkadır. Bu fırka şirk ve riddet fırkası olup, tüm mürtedlerin hükümleri onların üzerinde tatbik edilir. Fakat biz bu fırkaya mensup olan her kişinin tekfirinde, tekfire mani olacak sebeplerin bulunacağı ihtimalinden dolayı duruyoruz. Şeyhul İslam İbni Teymiyye (r.a) diyor ki:  “Doğru olan şudur ki: Şia’nın söylediği bu sözler, eğer ki Nebi (s.a.v)’nin getirdiğine muhalif ise bu küfürdür. Aynı şekilde kafirlerin Müslümanlara yaptıkları fiilleri yapmaları da küfürdür. Ben gerekli delilleri geçtiğimiz mevzularda zikrettim.

Onların cehennemde ebedi kalıp kalmayacağı konusu tamamen tekfire engel olan sebeplerin var olup olmamasına dayalıdır. Eğer engeller nefy olursa ebedi cehennemlik olduklarına ve kafir olduklarına hükmedilir.

Bizler bu naslarla, Şia’nın bu sözlerinin ve fiillerinin küfür olduğunu açıkca belirtiyoruz, lakin bizler; tekfir olmalarını engelleyen sebeplerin ortadan kalkıncaya dek onları ve o taifeye girenleri genel bir şekilde tekfir etmediğimizi de vurguluyoruz. [149]

Burada Şeyhu’l İslam’ın sözlerinin manası şudur: Eğer ki onların tekfir olunmalarını engelleyen şer’i ve geçerli bir engel yoksa onların kafir olduklarına hükmedilir. – En iyisini Allah bilir –

Bende diyorum ki: İnsan ne kadar, davet ve şialaştırma sahasına yaklaştıkça, tekfir olunmasını engelleyen özürlerde o kadar azalır.

O halde özür cehaletle olur, cehaleti def etmede aciz olmakla olur.  O halde Şia’nın davetçileri ve Ayetullah’ları ve âlimleri Cahil (Hakkı bilmeyen anlamında) değildirler!  Cehaleti de def edemeyecek kadar aciz değiller. Bundan ötürü onların ne özrü, ne de “tevil de yanılgı” gibi bir hakları vardır!  O halde, onları tekfir etmeyi engelleyecek geçerli bir sebep yoktur!  -Allah en iyisini bilir-

* * * * *

İlim Ehlinin Şia hakkında sözleri

Geçtiğimiz konuya ek olması ve hüccet-i ikame’nin artması için ilim ehlinin, rafizi şiası hakkında ki görüşlerini sıralayacağız inşaallah.

-Ebu Bekr el-Mervezi dedi ki: Ebu Abdullah’a -Ahmed bin Hanbel-   Ebu Bekr, Ömer ve Aişe (r.a)’a söven hakkında sordum. O’da dedi ki: “Onları İslam üzerinde görmem!”

Yine dedi ki –Ebu Bekr el-Mervizi – : İşittim ki Ahmed bin Hanbel şöyle diyor: “Malik bin Enes dedi ki: Nebi (s.a.v)’in ashabına sövenin İslam’dan hiçbir payı ve nasibi yoktur.” [150]

Ve bende derim ki:  bu sadece Nebi (s.a.v)’in ashabına sövenin hükmü? ! Peki, bunun dışında tıpkı Şia’nın yaptığı gibi bir de onları tekfirleyenin akıbeti sizce nasıl olur? Onlar – Şia – bununla tekfire daha layık olmazlarmı?

-Yine Ahmed bin Hanbel (r.a) diyor ki: “İster Cehmiyye, Kaderi yada Şia olsun eğer ki -kendi yollarına- davet ediyorlarsa, onlara ne selam verilir ne de cenaze namazları kılınır” [151]

-İmam Buhari (r.a) diyor ki: Cehmiyye ve Rafizi şiilerine, ne selam verilir, ne ziyaretlerine gidilir, ne onlarla nikahlanılır, ne şehadetleri kabul edilir, ne de kestikleri yenilir.” [152]

-Musa bin Harun bin Ziyad (r.a) dedi ki: Muhammed bin Yusuf’dan işittim ki: Adamın bir tanesi Ebu Bekr (r.a)’e sövenin hükmünü soruyor. O’da dedi ki: Kafirdir. Adam da dediki: Cenaze namazı kılınırmı? O’da dedi ki: Hayır. Bende sordum ki: Adam “Allah’dan başka ilah yoktur diyor,  biz onu ne yapacağız? O’da dedi ki: Ona ellerinizle dokunmayın, odunlarla çukuruna kadar taşıyıp gömün.” [153]

-Aynı şekilde Muhammed bin Yusuf (r.a) diyor ki: “Cehmiyyeleri ve Rafizi şiileri ancak zındıklar olarak görüyorum.” [154]

-İbn Hazm (r.a) onlar hakkında diyor ki: “Şüphesiz ki Şiiler Müslümanlardan değildirler. Onlar yalan ve küfür konusunda Yahudi ve Hristiyanlarla aynı sınıftadırlar.” [155]

-İmam Ebu Hanife (r.a) diyor ki: “Şia akidesinin aslı sahabeyi sapık olarak göstermektir.” [156]

İmam yine dedi ki: Haticetu’l Kubra (r.a)’dan sonra alemlerin en faziletli hanımı Aişe (r.a)’dir. O ki zinadan mutahhardır ve Şiilerin yaptığı iftiralardan beridir. Kim onun zani olduğuna şahitlik ederse, onu diyen veled-i zinadır! ” [157]

– İmam Şafii (r.a) diyor ki: ”Rafizi şiilerinden daha çok yalanlara iman eden bir kavime rastlamadım.” [158]

– Ahmed bin Yunus (r.a) diyor ki: “Ben Şiilerin kestikleri eti yemem, çünkü onlar bana göre mürteddirler.” [159]

– Tekrar İmam Şafii (r.a) diyor ki: Ey Malik! Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum ve bunu yapardım. Fakat ben Allah’ın adına yemin ederim ki O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Seni hevalarına uymuş, saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileride Şiilerdir. Şiilerin imtihanı ile Yahudilerinkisi aynıdır:

Yahudiler dedi ki: “Sultanlık ancak Davut (a.s) un soyuna verilir.”

Şiiler dedi ki: “Emirlik ancak Ali (r.a) nin soyuna verilir.”

Yahudiler dedi ki: “Mesih ve Deccal çıkana kadar ya da İsa (a.s) semadan inene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”

Şiiler dedi ki: Mehdi zuhur edip sonra gökten birisi nida edene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”

Yahudiler akşam namazını yıldızlar gökyüzünü kaplayana dek ertelerler! Aynı şekilde Şiilerde!

Ve Nebi (s.a.v) buyuruyor ki: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar ertelemedikçe hayır üzeredir, fıtrat üzeredir”

Yahudiler elbiselerin sarkıtırlar (uzun bırakırlar) ve aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler kıbleden az da olsa yüzlerini çevirirler, aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler Tevratı tahrif ettiler, aynı şekilde Şiiler Kuranı tahrif etti!

Yahudiler tüm Müslümanların kanlarını helal görmekteler aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler boşanmanın üç defa olduğunu kabul etmezler ve aynı şekilde Şiiler!

Yahudiler kadınlar için iddet [160] olmadığını söylüyorlar, aynı şekilde Şiiler!

Yahudiler Cibril (a.s)’e buğz etmekte ve o bizim meleklerden düşmanızdır demektedirler. Şiiler de: Yanlışlıkla Muhammed (s.a.v)’e vahy indirdi demektedir.

İki konuda Yahudi ve Hıristiyanlar Şiilerden daha üstündürler:

Yahudilere sordular: Sizin en hayırlı milletiniz kimdir?

Dediler ki: Musa (a.s)’nın ashabı

Şiilere sordular: Sizin milletinizin en şerlileri kimlerdir?

Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’in ashabı

Hıristiyanlara sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en hayırlıları kimlerdir?

Dediler ki: İsa (a.s)’nın havarileri (yardımcıları)

Şiiler’e sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en şerlileri kimlerdir?

Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’ in havarileri.

Onlara bağışlanma dilemekle emrolundular lakin bunlar onlara sövdüler ve kınından çıkarılmış kılıçlar kıyamet gününe kadar boyunlarının üzerinde olacaktır bi iznillah. “ [161]

 * * * *

Ve eğer denilirse ki: Onlar Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ettikleri halde, biz onları nasıl tekfir ederiz, nasıl onların mürted olduklarını söyleriz?”

Derim ki: Allah’tan başka ilah yoktur diyorlar, onun zıddını yapıyorlar ve bu şekilde şehadetlerini bir anda bozuyorlar! Onların yaptıklarının örneği: tıpkı bir şeyi söyleyip de aynı anda zıddını yapan bir kişinin halidir. Kim böyle yaparsa ona “La ilahe illa Allah” ne fayda verir, ne de bu şehadet ondan kabul olunur. Ta ki “La ilahe illa Allah” ı batıl eden ve bozan unsurları üzerinden söküp atana dek…

O halde onlar “La ilahe illa Allah” diyorlar sonrada Allah’ı yalanlıyorlar ve bu şekilde “La ilahe illa Allah” ı yalanlamış oluyorlar. Ve “elihetun maa Allah” yani Allahla birlikte ilahlar vardır demiş oluyorlar. O halde sırf “La ilahe illa Allah” kelimesi bir fayda vermez.

O halde dünyada ve ahirette sahibine fayda veren “La ilahe illa Allah”; itikadda, sözde ve amelde şartlarını yitirmeyen “La ilahe illa Allah” dır. İşte bu hadislerde gelen, sahibini kurtaran ve fayda veren “La ilahe illa Allah” dır. Daha fazla bilgi için diğer kitabımıza bakabilirsiniz: [162]

Sonuç olarak hicri yetmişli yıllardan günümüze kadar gelmiş ilim ehlinin, Şia konusunda üzerinde ettiği ittifak: “Şia bir şirk ve riddet fırkası olup, İslam’ın dışındadır, kestikleri haramdır, hanımları müşrike hükmüne dâhil olduğu için onlarda Müslümanlara haramdır.

Şia’nın müşrik oluşu konusunda ehli sünnet âlimleri icma etmişlerdir. Bununla ilgili müstakil bir kitap bulunmaktadır: “İlim ve İman ehlinin icmasına göre Şia Mecus dinidir” [163]

* * * * *

Mut’a NİKÂHINA bakış

Muta nikâhı, Ehl-i Sünnet’te her zamanda ve mekânda haram olmasına rağmen Şia dininde helaldir. Muta nikâhı geçici nikâh demektir, bu nikâh boşanmak üzerine kıyılır. Müddeti ise hadislerinin de açıkça ifade ettiği gibi bir saat ya da daha az bir vakitten bir ay ya da daha çok bir vakite kadar uzamaktadır. Nikâh müddeti içinde, insan nikâhlısı ile tıpkı daimi nikâh da olduğu gibi her şeyi yapabilmektedir. Bu apaçık bir zinadır, şüphesiz ki muta nikahının haramlığı konusunda başta Ali (r.a)’dan gelen sahih hadisler bulunmaktadır.

* Nikâhlanılacak olan kızın; Müslüman, müşrik, Hristiyan, Yahudi hatta Mecusi bile olması fark etmez: Ebu Abdullah (a.s) dedi ki: “Kişinin Mecusi bir kadınla muta yapmasında bir beis yoktur” [164]

* Başkasının hanımı ile nikâh yapabilme: “Ebu Abdullah (a.s)’a dedim ki: “Ben yollarda güzel kadınlara rastlıyorum,  onların zevcelerinin olup olmaması veya zaniye olup olmamaları konusunda kendimi tam emin kılamıyorum. Ebu Abdullah (a.s)’da dedi ki: “Onlar senin sorunun değil, senin üzerine düşen onları razı etmektir.” [165] (üstelik en güvendikleri hadis kitabı “El-Kâfi” de geçiyor!)

Başka bir rivayette ise: “Muhammed bin Raşid’den: Ebu Abdullah (a.s)’a dedim ki: “Ben bir kadınla muta nikâhı kıydım, daha sonra içime onun bir zevcesi olduğu kuşkusu düştü, sonra araştırmaya başladım ve gördüm ki onun kocası var. Bunun üzerine Ebu Abdullah (a.s)’da dedi ki : “Peki niçin araştırdın? ! “  [166]

* Bakire ile muta yapmak: Ebu Abdullah (a.s)’dan gelen hadisde: “Bakire ile muta yapmada bir beis yoktur” [167]

* Muta’daki en az müddet: Ebu Hasan (a.s)’a soruldu: “Muta daki en düşük müddet ne kadardır? ve insanın nikahlanacağı kadınla bir kere cinsel ilişki kurup onu bırakacağı üzerine şart koşması caiz midir? Bunun üzerine Ebu Hasan (a.s)’da dedi ki : “Evet Caizdir!”  [168]

Ayrıca Şia’nın günümüz âlimlerinden birisi olan: Hufeyde Ayetullah el-Hairi şöyle diyor: “Farklı kadınların ve erkeklerin grup halinde birkaç saatliğine aynı mekânda ilişki kurmalarında bir beis yoktur.” [169]

Peki, söyleyin zina ile bunun arasında ne gibi fark kalıyor? !

Ve şia tüm bunlarla da yetinmeyip Peygamber s.a.v i de muta nikâhı yapmasıyla itham ediyorlar:

“Adamın birisi Bakır (a.s)’a şu ayeti sordu: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.” [170] , Ve O’ da (Bakır) dedi ki : “Muhakkak ki Nebi s.a.v bir genç bir kızla muta nikahı yaptı. O’nu bazı hanımları gördüler ve O’nu (yani Nebi s.a.v’i) fahişelikle (zinayla) suçladılar. Nebi (s.a.v) “O bana helaldir, o halde onu (nikâhı) kimseye söyleme (haber verme). Lakin O (Peygamberin zevcesi) bunu gizlemedi!” buyurdu.” [171]

Gerçek Nikâh ve Muta Nikâhı arasında ki farklar:

1 – Gerçek nikâhta veli şarttır, ama muta nikâhında ise şart değildir. (Ebu Abdullah (a.s)’dan: dört kadına sahip olan erkek, istediği kadınla şahidsiz ve velisiz evlenebilir. [172])

2 – Gerçek nikâhta şahidler gerekir, lakin muta nikâhında şahid gerekmez. [173]

3 – Sahih olan nikâhta amaç istikrar yani devamlılıktır, lakin muta nikâhında amaç; zevk almak, geçici olarak faydalanmaktır.

4 – Sahih olan nikâh ancak Müslüman ya da Ehli Kitap bir kızla gerçekleşir, lakin muta nikâhında delilini yukarıda zikr ettiğimiz gibi Mecusi bir kızla bile caizdir. [174]

5 – Sahih olan nikâhta kadının ırzını koruması gerekirken, mut’a nikâhında kadının ırzını koruması gerekmez!

6 – Sahih olan nikâhta insan zevcesiyle sefer edebilir, ama muta nikâhında birlikte sefer etmeleri caiz değildir. [175]

7 – Gerçek nikâhta talak yani boşanma vardır, ama muta nikâhında yoktur. [176]

8 – Sahih olan nikâhta boşanma müddeti bilindiği gibi; üç ay ya da üç hayız zamanıdır ama muta nikâhında, kırk beş gün, bir, ya da iki hayız zamanıdır tıpkı hadislerinde geçtiği gibi. [177]

9 – Bilindiği gibi evlilikte miras ve nafaka vardır. Ama muta nikâhında bunların hiçbirisi yoktur. [178]

10 – Gerçek nikâhta dört kadından fazlası caiz değildir, lakin muta nikâhında tıpkı kaynağını verdiğimiz rivayette geçtiği gibi, bin kadınla evlenmek bile helaldir. Bkz: [179]

11 – Gerçek nikâhta evli bir kadınla evlenmek caiz değildir, lakin muta nikahında evli kadınla evlenmek caiz olup, araştırmaya bile gerek yoktur. Tıpkı Ebu Abdullah’ın araştırana kızıp : “Neden araştırdın” demesi gibi.  [180]

12 – Gerçek nikâhta zani ile evlenmek caiz değildir, çünkü Allah buyuruyor ki : “Zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” [181] lakin muta nikâhında zaniye ile nikâh yapmakta bir beis yoktur. [182]

13 – Gerçek nikâhta, nikâh insanlara duyuru gerekmektedir ama muta nikahında duyuru gerekmez. [183]

Şia’nın kendi kitaplarından alıntı küfür ve fısk dolu mevzular

* Bir hadiste: Ahmed bin Muhammed’den ve Bazı Kufelilerin Ebu Abdullah (a.s)’a isnad ettikleri bir rivayette: “Adam hanımı oruçluyken ona arkasından yaklaşır ve Ebu Abdullah (a.s)’da derki: “Kadının orucu bozulmaz, gusül alması da gerekmez.”  [184]

*   Başka bir hadis: Muhammed bin Yakub’tan, Muhammed bin Yahya’dan, Ahmed bin Muhammed: dedi ki: “Eğer adam kadınına arkasından yaklaşmış ama ikiside boşalmamışlarsa ikisininde gusül almalarına gerek yok. Lakin eğer adam boşalmış ise, erkeğin güsul alması gerekir, kadının almasına gerek yoktur.”  [185]

Diyorum ki: Hadislerinin de açıkça ifade ettiği gibi bu Allah düşmanları kadınlara arkalarından yaklaşma konusunda “la bas” zararı yok diyebiliyorlar.

Allah diyorki: “Allah’ın size emrettiği yerden onlara (kadınlara) yaklaşın” [186]

Nebi (s.a.v) senedi hasen bir hadiste: “Kadınlara arkalarından yaklaşanlar mel’undurlar (lanetlenmiştirler)” [187]

Hadisin farklı bir rivayetinde: “Hanımına arkasından yaklaşan adamın yüzüne Allah bakmaz” [188]

* Bakın Ayyaş Tefsirinin 1. Cildinin 342. Sayfasında, El-Kâfi hadis kitabından nasıl bir delillendirme yapılıyor:

“Ve bende dedim ki: Onlar bunu farklı bir şekilde tefsir ediyorlar. O’da dedi ki: Sen Allah’ın bizden önceki ümmetlerin kendilerine beyyinatlar gelmelerinden sonra ihtilafa düştüklerini haber verdiğini bilmezmisin? Allah buyurdu ki: “Ve Meryem oğlu İsa’ya da beyyinatlar verdik ve Onu Ruhi’l Kudus la destekledik” ve daha sonra  “Ve onlardan kimileri inandı, kimileri de kafir oldular” [189]

Ve buradan da delillendirilir ki; Muhammed (s.a.v)’in ashabı kendilerine ayetler geldikten sonra ihtilafa düşmüş, kimileri inanmış kimileri de Kafir olmuştur!” [190]

*  Abdussamed bin Beşirden, Ebu Abdullah (a.s)’dan: Dedi ki: “Nebi (s.a.v) sizce öldümü yoksa öldürüldümü?  Muhakkak ki Allah diyorki: “Şimdi O ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz?”  Muhakkak ki, O ölümünden önce zehirlendirildi, zehiri içirenlerde o iki kadındır. Bunun üzerine biz de dedik ki: Muhakkak ki O iki kadın ve onların babaları Allah’ın yarattığı en şerli yaratıklardır.” [191]

*  başka bir hadisde: Abdurrahman bin Salim el-Eşel den rivayet ediliyor ki: “Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan kadın gibi olmayın” [192] ayetini okudu ve dedi ki: “Şüphesiz ki O kadın Aişe’dir. O yeminlerini bozdu” [193]

Hadislerden ve tefsirlerden açıkca ortaya çıktığı gibi Şia Allah’ın, Rasulunun ve O’nun zevcelerinin ve Ashabının düşmanıdır. Tüm bu yazıların hepsi kendi kaynaklarından alıntılardır. İsteyenler dipnotlarda ki kitaplarda bunların daha çoğunu bulabilirler.

Şimdi Humeyni’nin meşhur Fıkıh kitabı olan “Tahriru’l Vesile” ye biraz göz atalım:

* “En meşhur ve en kuvvetli görüşe göre: Erkek, kadının rızası olmadan dahi ona arkasından yaklaşabilir lakin en ihtiyatlısı kadının rızası bulunmadığı için terk etmektir.” [194]

*  “9 yaşına ulaşmamış kızla ister muta nikahı ister daimi nikah olsun cinsel ilişki kurmak caiz değildir. Fakat, nikahın dışında ki faydalanmalardan; Şehvetle dokunmak, sürtüşme ve cisimleri birleştirme de bir beis yoktur. Bu kız çocuğu hatta emzikte (yani annesinden süt emme yaşında olan) dahi olsa caizdir. “

Ve eğer kişi 9 yaşına ulaşmamış kızla ilişki kurarsa güçlü görüşe göre günahtan başka üzerine bir vebal yoktur.”  [195]

Senin bu söylediklerin iblisin aklının ucundan bile geçmezdi ey Allah düşmanı, annesinden süt emen küçük kız çocuğuyla hayvanlardan başkası faydalanmak istemez demek isterdim ama hiçbir hayvanın (SİZLER HARİÇ!) bunu yapabileceğine inanamıyorum.

*  Hadis numarası: 523 : Muhammed bin Ahmed el-kımmi’den Amcası Abdullah’dan, Yunus bin AbdurRahman’dan, Abdullah bin Sinan’dan, Hüseyin el-Cemal dan ve Ebu Abdullah’dan: “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.” [196] hakkında dedi ki: “İşte bunlar O ikisidir. Çünkü falan kişi Şeytandı”

523. Hadisin şerhi:

Hadisde Ebu Abdullah (aleyhisselam)’ in “O ikisi” sözünden kastı “Ebu Bekir ve Ömer” dir.  “falan kişi” sözünden istenilende Ömer’dir. Çünkü ayette zikredilen cin Ömer’dir. Çünkü Ömer şeytan olduğu için bu şekilde isimlendirildi. Aynı şekilde diğer bir ihtimal ise: şeytanla birlikte çalışmasıdır. Ya da diğer bir ihtimal ise bunun tam tersidir, yani o şeytan Ebu Bekir’dir.” [197]

Hadisin ve şerhinin de açıkça ifade ettiği gibi burada da Mü’minlerin emirlerini Şeytanlar yaptılar.

Şimdi de Allah’a yaklaşmak için ölülerden nasıl yardım dilediklerini bir gör!

Kitap adı: Muhammed ve Onun Ailesini Aracı Kılmak

İmam (a.s) bir kağıt göndermek: “Eğer Allah ile ilgili bir ihtiyacın varsa, bir kağıda Allah’ın bereketi üzerine bir şeyler yaz ve onu imamlardan bir imamın kabrinin üzerine bırak. Yada eğer dilerse onu iyice sıkı hale getir daha sonra yoğrulmuş çamurla ikisini birleştir sonra onu akan bir nehire yada derin bir kuyuya at yada bir su birikintisine at. Ve muhakkak ki o Seyyid (a.s) a ulaşacak ve senin ihtiyacınla kendisi ilgilenecek ve onu giderecek. Kağıda aşağıda ki dua yazılacak …“ [198]

Ve Kur’an tahrifi ile ilgili farklı bir kaynaktan alıntı bir yazı:

*  “Vel Hasıl mutevatir derecede olmasa bile ehli beyt kanalından gelen haberlerinden ortaya koyduğu gibi şu an elimizde bulunan Kur’an, Muhammed (s.a.v) e indirilen Kur’an ın aynısı değildir. Açıkça ortada ki şu an ki Kur’an da Allahın indirdiklerine muhalif ve değiştirilmiş şeyler var. Ve aynı şekilde şuan ki Kur’an dan bir çok şey silinmiş durumda, onlardan bazıları: Ali (a.s)’ın ismi, münafıkların isimleri. Ali bin İbrahim in tefsirinde olduğu gibi, Kur’an ın şu an ki tertibi [199] Rasulullah (s.a.v) zamanındakinden farklı.” [200]

SONSÖZ

Bu son sözlerimizle tüm şiaların kulaklarına bazı şeyleri fısıldamamız gerekiyor. Onlar ki; Ayetullah’lar, âlimler, papazlar ve şialaştırıcılar tarafından saptırılanlardır. Biz onlara doğru söyleyenler, onlar için korkanla ve nasihat edenler olarak şunu söylüyoruz: Allah’ın dinine dönün! Rüştünüze ve akıllarınıza dönün! Orada güzel bir bağışlanma, beslediğiniz bu uzun düşmanlığın ve buğzun yerine de kardeşlik, muhabbet ve sevgi bulacaksınız.

Bizim en büyük üzüntümüz; sizi nasıl hakka çağırabiliriz? Sizi şirk, cehalet ve kula ibadet parmaklıklarından çıkarıp, İslam, tevhid ve iman parmaklıklarına nasıl geri döndürürüz? !

En büyük acımız, sizi cehennemden ve onun ateşinden kurtarıp, cennete ve onun niğmetlerine nasıl sokarız? Acımız, sizinle aramızda nasıl düşmanlık türetiriz değildir!

Allah’a yemin ederim ki; Allah’ın sizden bir kişiyi hidayete erdirmesi bizim için kırmızı develerden daha hayırlıdır! Dünyada ve ondakilerden daha çok hoşumuza gider!

Akıllarınızı çalıştırın! Ayetullahlarınızı, âlimlerinizi ve rahiplerinizi de asabilik ve körlüğe tutsaklıktan özgürleştirin! Onlar ki size kötülükten başka bir şey istemezler, sizin onların heves ve arzularına kullar olmanızı isterler! Ve sizden Allah için birer ya da ikişer ikişer tekrardan kıyam etmenizi istiyoruz. Dindarca bir kıyam… Allah azze ve celle buyuruyor ki: “Onlar Allah’ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. Ondan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” [201]

Sizler ümmete ve onun dinine savaş ilan etmişken nasıl Müslümanlar arasında vahdeti isteyebiliyorsunuz?

Sizler bu dinin esaslarını reddetmişken, şeriatımızı bize nakleden ve ümmetin en hayırlıları olan Peygamberimiz (s.a.v) in ashabına lanetler okurken nasıl Müslümanlar arasından vahdeti isteyebiliyorsunuz?

Bizden Nebi (s.a.v) in ashabına sövmemizi ve onlara buğzetmemizi mi talep ediyorsunuz? Tıpkı Hristiyanların İsa (a.s) da aşırıya gittikleri gibi, Ehli beytin bazılarını dostlar edinip, onların sevgilerinde aşırıya gitmemizi mi istiyorsunuz? Oysa ki bizler sizi Peygamberimiz (s.a.v) in tüm sahabelerini ve ehli beytini aşırıya gitmeden ve adaletsizlik yapmadan sevmeye çağırıyoruz. O halde bu iki davetten hangisi hakka daha yakın? Hangisi icabet edilmeye daha layık?

Hesaba çekilmeden önce nefislerinizi hesaba çekin! Birbirleriniz ayrılacağı, malın ve çocukların fayda vermeyeceği o gün gelmeden önce tağutlardan ve din adamlarınızdan kendilerinizi ayırın, arındırın! O gün Allah’a şirkten uzak selim bir kalple gelenler müstesnadır! Allah buyurdu ki: “Uyanlar: “bizim için bir dönüş olsaydı da bizden uzaklaşıp gittikleri gibi biz de onlardan uzaklaşırdık” derler. Böylece Allah amellerini aleyhlerinde hasretler [202] halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değiller.” [203]

Sizin için istediğimiz şey budur. Allah azze ve celle ye ihlâslılar olarak sizin hidayetiniz için dua edeceğiz.  “Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” [204]

Salât ve Selam Peygamberimiz (s.a.v) e, Ehli beytine ve Sahabelerine olsun.

Son sözümüz; Muhakkak ki hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

Tercüme : Ebu Yusuf

Kaynak: beyyine.com


[1] Nebe suresi / 1 – 2. ayetler

[2] el-Kafi : 207 / 1

[3] Fatır suresi / 32. ayet

[4] el-Kafi: 214 / 1

[5] İsra suresi / 9. ayet

[6] el-Kafi: 216 / 1

[7] En’am suresi / 82. ayet

[8] el-Kafi : 413 / 1

[9] Zuhruf Suresi / 43. ayet

[10] el-Kafi: 417 / 1

[11] A’la suresi / 16. ayet

[12] el-Kafi 418 / 1

[13] Yunus suresi / 15. ayet

[14] el-Kafi 419 / 1

[15] Zumer suresi / 65. ayet

[16] el-Kafi: 427 / 1

[17] Muddessir suresi / 42. ayet

[18] el-Kafi 419 / 1

[19] Keşful Esrar,  Sayfa 151  –  Arapça Tercume: Doktor Muhammed el-Bendari / Daru’l Ammar

[20] Keşfu’l esrar, Sayfa: 197

[21] el-Kafi 228 / 1

[22] el-Kafi 412

[23] A’raf suresi / 172. ayet

[24] Ahzab suresi / 71. ayet

[25] el-Kafi: 414 / 1 ayrıca: el-Kummi: 206/4

[26] el-Kafi 417 / 1

[27] Bakara suresi / 90. ayet

[28] el-Kafi: 417 / 1

[29] Bakara suresi / 23. ayet

[30] el-Kafi 417 / 1

[31] Bakara suresi /  47. ayet

[32] Velayet: Bağlanmak, desteklemek vekil kılmak anlamına gelir.

[33] el-Kafi : 422 / 1

[34] Mearic Suresi / 1 – 2. ayetler

[35] el-Kafi: 423 / 1

[36] Bakara Suresi / 59. ayet

[37] Tevbe suresi / 105. ayet

[38] el-Kafi – 424 / 1

[39] Saf Suresi / 8. ayet

[40] Saf Suresi / 9. ayet

[41] Munafikun Suresi / 3. ayet

[42] Cin Suresi / 13. ayet

[43] Muzzemmil Suresi / 10 – 11. ayetler

[44] el-Kafi 432 / 1

[45] Keşful Esrar Sayfa 149 – 155

[46] Hicr Suresi / 92. ayet

[47] el-Kafi: 243

[48] Hicr Suresi / 9. ayet

[49] Maide Suresi / 3. ayet

[50] Maide suresi / 67. ayet

[51] En’am Suresi 21

[52] A’raf Suresi / 37. ayet

[53] Yunus Suresi / 17. ayet

[54] Ankebut Suresi / 68. ayet

[55] En’am Suresi / 93. ayet

[56] el-Kafi: 239 / 1

[57] Oysa ki tıpkı biraz sonra okuyacağınız gibi Şia, Ali bin Ebu Talib (r.a)’in gaybı bildiğini iddia etmektedir, peki soruyoruz; eğer gaybı biliyorsa neden, bu kitabı yazma ihtiyacı hissediyor!

[58] el-Kafi 240 / 1

[59] Cifr; arap dilinde içinde bir şeyleri saklamak için kullanılan eşyalara denir, Türkçesiyle “kap” denilebilir.

[60] el-Kafi: 240 / 1

[61] el-Kafi: 241

[62] el-Kafi 242 / 1

[63] Mafharatu’l İslam

[64] En’am Suresi / 93. ayet

[65] Maide Suresi / 3. ayet

[66] el-Kafi 192 / 1

[67] En’am Suresi  / 50. ayet

[68] Tur Suresi / 37. ayet

[69] el-Kafi: 193 / 1

[70] el-Kafi: 196 / 1

[71] En’am suresi / 59. ayet

[72] En’am suresi / 50. ayet

[73] Ar’af suresi / 188. ayet

[74] Hud suresi / 49. ayet

[75] Meryem suresi / 78. ayet

[76] Neml suresi / 65. ayet

[77] Necm suresi / 35. ayet

[78] Cin suresi / 26, 27. ayetler

[79] el-Kafi:  199/1

[80] Şura suresi / 11. ayet

[81] Taha suresi / 110. ayet

[82] Muhammed s.a.v dışında ki tüm peygamberler kastedilmiştir.

[83] el-Kafi: 223 / 1

[84] el-Kafi: 223 / 1

[85] el-Kafi: 398 / 1

[86] el-Kafi: 398 / 1

[87] Ahzab suresi / 40. ayet

[88] el-Kafi: 258 / 1

[89] el-Kafi: 257 / 1

[90] Taraftarların, seni destekleyenler anlamındadır

[91] el-Kafi: 239 / 1

[92] Tıpkı Allah’ın sadece Muhammed (s.a.v)’e has kıldığı övülmüş makam (makamu’l mahmud) gibi!

[93] el-Hukumetu’l İslamiyye: Sayfa: 52

[94] el-Hukumetu’l İslamiyye: Sayfa: 90

[95] el-Hukumetu’l İslamiyye , Sayfa: 112

[96] Bakara suresi / 65. ayet

[97] Şuara suresi / 96-97-98. ayetler

[98] Tevbe suresi / 31. ayet

[99] El-Kafi: 186 / 1

[100] El-Kafi: 187 / 1

[101] Tevbe suresi / 31. ayet

[102] A’li İmran suresi / 64. ayet

[103] Envaru’l Vilaye, Sayfa: 440

[104] İsra suresi / 70. ayet

[105] “Götürmek”: den kastedilen mana: yani herhangi bir konuda ihtilaf edilirse o meseleyi İmamlara götürmek. Yani onların sünnetlerine göre sorunu halletmektir.

[106] el-Kafi: 180 / 1

[107] Nisa suresi / 59. ayet

[108] Nisa Suresi / 65. ayet

[109] el-Kafi: 332

[110] el-Kafi: 332

[111] el- Kafi: 187

[112] el-Kafi: 215

[113] el-Kafi: 223

[114] el-Kafi: /1

[115] el-Kafi: 411 / 1

[116] Aslında ayet:  “İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.” (Nisa 137)  bu şekildedir. “Tevbeleri asla kabul edilmez” kısmına gelince O da: Ali İmran 90. ayette geçmektedir: “İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir.”  Gördüğünüz gibi “Masum imam” ayeti okurken hata yaptı!!

[117] el-Kafi 420 / 1

[118] Hac Suresi / 24. ayet

[119] Hucurat Suresi  / 7. ayet

[120] Hucurat Suresi  / 7. ayet

[121] el-Kafi: 426 / 1

[122] Fetvalar: 477 / 28

[123] Tevbe Suresi / 65 / 66. ayetler

[124] Tevbe Suresi / 100.ayet

[125] Feth Suresi / 18. ayet

[126] Feth Suresi / 29. ayet

[127] Tevbe Suresi / 40. ayet

[128] Fetvalar: 481/ 28

[129] Fetvalar: 479 / 28

[130] el-Kafi: 237 / 1

[131] Hucurat Suresi / 2. ayet

[132] Nisa Suresi / 64. ayet

[133] Nur Suresi / 63. ayet

[134] Nisa suresi / 65. ayet

[135] Nisa Suresi / 59. ayet

[136] A’li İmran Suresi / 31. ayet

[137] el-Kafi: 467 / 2

[138] Keşfu’l Esrar, Sayfa: 49

[139] Keşful Esrar, Sayfa: 84

[140] Sunen-i Ebi Davud 3/ 215

[141] Fetvalar: 480, 482 / 28

[142] Yunus Suresi /18. ayet

[143] Zümer Suresi / 3. ayet

[144] Yunus Suresi / 106. ayet

[145] Şuara Suresi / 213. ayet

[146] En’am Suresi / 17. ayet

[147] Yasin Suresi / 23. ayet

[148] Neml Suresi / 62. ayet

[149] Fetvalar: 500:28

[150] es-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 779

[151] es-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 785

[152] Kitab-u Hulku Efalu’l İbad:  sayfa:125

[153] el-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 794

[154] Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1545 / 8

[155] Fasl: 78/2

[156] Sevaik el-muhrika fi’r reddi ala ehli’l bidaa ve zandaka / el-babu’l evvel / fasl’ul hamis

[157] el-Tabakat essunniyye fi teracim el-hanefiyye

[158] Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1544 / 8

[159] Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1546 / 8

[160] İddet: Dul kalan ya da boşanan kadının yeniden evleneceği için beklemek zorunda kaldığı süre

[161] Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa:  1549 / 8

[162] Şurutu la ilahe illa Allah   – (La ilahe illa Allah ın şartları)

[163] Kitabın Arapça baskısı: İcma-u ehli’l ilim ve’l iman a’la rafd dinun mecus

[164] el-Vesalil cüz21, sayfa38 ve aynı şekilde: tehzib cüz7 sayfa 256

[165] el-Kafi: Cüz:5 / sayfa 462

[166] et-tehzib cüz7, sayfa253 ve el-vesail cüz21, sayfa31

[167] el-Kafi: Cüz5, Sayfa462

[168] el-Kafi, Cüz5, Sayfa460

[169] Kitabu’ l Mut’a, Sayfa: 147

[170] Tahrim Suresi / 3. ayet

[171] El-Vesail / Cild21 / Sayfa10

[172] el-Vesail cild21 sayfa64

[173] el-Vesail cild21 sayfa64

[174] el-Vesail cild21, sayfa 38

[175] el-Vesail cild21, sayfa 77

[176] el-Kafi Cild5 sayfa 451

[177] el-Kafi: Cild5, Sayfa 458

[178] el-Vesail cild21, sayfa 79

[179] el-Kafi cild5 sayfa 452

[180] Tehzib cüz7,sayfa253 ve el-Vesail cüz21, sayfa31

[181] Nur Suresi Suresi /3. ayet

[182] el-Vesail Cild14 Sayfa 458

[183] el-vesail, cild21, sayfa65

[184] Hadisi İbn İdris Ahir el-serair de rivayet etmiştir

[185] isnad: Muhammed bin el-Hasan ve aynı şekilde Ahmed bin Muhammed

[186] Bakara Suresi / 222. ayet

[187] Ebu Davud, Ahmed

[188] Sahih bir senetle: Nesai babu’l aşra, ve Tirmizi

[189] Bakara Suresi / 253. ayet

[190] El-Kafi: 398 / 27 : 8  aynı rivayet: Biharu’l envar 27/20 : 28 de geçmektedir

[191] Biharu’l Envar: 23/516:22 ve 28/20/28

[192] Nahl Suresi / 144. ayet

[193] Biharu’l Envar: 238 / 286:32

[194] Tahriru’l Vesiyle : Cild2, Sayfa: 216, Mesele: 11

[195] Tahriru’l Vesiyle: Cild2, Sayfa216, Mesele: 12

[196] Fussilet Suresi / 29. ayet

[197] Kitabu’r Ravda: Cild:21, Sayfa 488, 523 Numaralı rivayet

[198] Babu’l istişfaa bi Muhammedin ve a’li Muhammed: C94- sayfa 28

[199] Ayetlerin sıralaması

[200] Meşarik eş-şumus edderiyye tahrif1 , sayfa: 127

[201] Tevbe suresi / 31. ayet

[202] Pişmanlık kaynağı anlamındadır.

[203] Bakara suresi / 167. ayet

[204] Hud suresi / 88. ayet