Savaş Hilesi,Strateji,Kusur,Taktik

SAVAŞ HİLESİ

“Harp, hiledir!” buyuruyor Peygamberimiz aleyhisselâm. Bir Mücâhid, Ömer İbnu’l Hattab radıyallâhu anhu’nun Saad Bin Ebî Vakkas radıyallâhu anhu’ya söylediği “Sana ve Mücâhidlerine daima doğru olmayı emrediyorum çünkü dürüstlük düşmana karşı en iyi silahtır ve en iyi savaş hilesidir” sözünü unutmaz.
Bir Mücâhid asla üçkağıtçılık yapmaya çalışmaz fa-kat düşmanı şaşırtıp yanıltabilir. Bununla birlikte, onu zafer tutkusu kaplayabilir, fakat istenilen gayeye ulaş-mak için dolap çevirmeye tenezzül etmez. İşte burada onun stratejist yönü ortaya çıkar. Gücünün tükendiğini hissettiğinde düşmanına acelesi yokmuş gibi düşün-mesini sağlar. Sağ taraftan saldıracağı zaman, birliğini sol tarafa doğru getirir. Çarpışmaya gireceği zaman uyku bastırmış gibi, uyumak üzereymiş gibi yapar. “Bak, nasıl da morali bozuldu” der arkadaşları. Ama Mücâhid onların sözlerine kulak asmaz, çünkü arka-daşları dahi onun savaşta kullandığı savaş hilesi ve kurnazlıkları paylaşmayabilir.
Bir Mücâhid ne istediğini bilir.

STRATEJİ

Yüce Allah celle celâluhu şöyle buyuruyor:

يَرْفَع ِ اللهُ الَّذِينَ آٰمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

“Allah, içinizden iman edenlerin ve bilgi sahibi olanların dere-cesini yükseltir.” (Mücadele, 11)
Bazen bir Mücâhid, yoluna çıkan engelleri aşan bir nehir gibidir. Bazen öyle olur ki direnmek kaçınılmaz ölüme yönlendirir ve o zaman Mücâhid kendini o ko-şullara adapte eder. Yakınıp sızlanmadan dağ geçitle-rinden dolanan kayalık patikayı takip eder. Ve onun gücü suya benzer, çünkü şimdiye kadar hiç kimse ne suyu çekiçle ezebilmiştir ne de bıçakla delebilmiştir. Dünyanın en muazzam kılıcı bile ona bir çizik atamaz. Bir nehrin suları yollarındaki özelliklere ve ihtimallere kendilerini adapte ederler, ama hep asıl hedeflerini düşünürler: deniz. En cılız bir dere diğer nehirlerle karşılaşıp yavaş yavaş güç kazanır. Ve su, yenilmez bir güce erişir.
Ebu Bekir radıyallâhu anhu Yezid İbn-i Ebu Süfyan’a dedi ki: “…Seni sınamak için komutan yaptım, eğer işini iyi becerirsen seni eski yerine atayacağım ve daha ileriye terfi ettireceğim; eğer işini beceremezsen seni görevden alacağım. Dindar ol. Çünkü Allah celle celâluhu dışınızı gördüğü gibi içinizi de görür. Amelleriyle Allah celle celâluhu’ya yaklaşan kişi, Allah celle celâluhu’ya en yakındır.”
“Seni Halid’in yerine atadım, artık cahiliye kibrini arkanda bırak, çünkü Allah kibirlileri sevmediği için onu sevmez. Askerlerine geldiğin zaman, onlara iyi davran. Hayır işlemeye başla ve onlara da bunu öğütle. Nasihat ederken az ve öz konuş çünkü çok sözün ol-duğu yerde bir söz, söylediğin diğer sözü unutturur. Kendini geliştir, halk da senin nâmına kendini gelişti-rir. Namazları huşu içinde, tam rüku ve tam secdelerle vaktinde kılmayı unutma. Düşman elçileri sana gelirse, onlara ilgi göster ama çok fazla durmalarına izin verme ki senin ordugâhından ayrıldıklarında hiçbir şey bil-mesinler. Eğer onlar çok uzun kalırsa, zaaflarınızı ve sırlarınızı öğrenirler. Onlara, ordunun sert tarafını gös-terin. Sizin tarafınızdan birinin, onlarla konuşmasına izin vermeyin, konuşmayı sâdece siz yapın.”
“Nasihat ederken samimi olun. Geceleri arkadaşlarını-zın arasından uyanıp kalkın, birçok şey öğreneceksiniz ve perdeler sizin önünüzde açılacak. Nöbetçi askerlerin sayısını artırın ve onları ordugâhın etrâfına dizin. Ani-den yanlarına gidin. Eğer gece nöbetinde uyuyan biri-sini yakalarsanız, ona güzel bir ders verin, onu cezâ-landırın, ama ağır bir şekilde değil. Suçlu olanlara ceza vermekten korkmayın. Ama bunu yaparken aceleci olmayın. Mücâhidleri denetimsiz bırakmayın, aksi tak-dirde olumsuzluklar olabilir. Ve onları gizlice gözetle-meyin, yoksa gururlarını incitirsiniz. İnsanların hatala-rını yaymayın. Onların tecrübelerinden ders alın. Tem-bellerle oturmayın, sadık ve güvenilir kişilerle oturun. Korkak olmayın, yoksa adamlarınız da korkak olmaya başlar. Ganimette haksızlık yapmayın, çünkü bu yok-sulluğu yaklaştırır ve zaferi daha da uzaklaştırır. Na-maz kılanlara rastlarsanız, bırakın yaptıklarını yapsın-lar.”
Ömer radıyallâhu anhu asker eksikliğini komutanın gücüyle telafi ediyordu.
Bir Mücâhid aynı anda hem sabırlı hem çevik olmalı. Âlimler diyor ki: “İçinde bulunduğunuz duruma göre konstanre olmanız veya dağılmanız sizin enerjiniz-dir.” Peygamber aleyhisselâm düşmandan seferin gayesini gizlemek için her sefere çıktığında zamanını ve rotasını gizlerdi.
İki stratejik hata vardır: acele etmek ve doğru an gelmeden önce hareket etmek veya oyalanmak ve doğ-ru anı kaçırmak. Bu yüzden, her iki hatadan sakınmak için Mücâhid her olayı türünün tek örneği gibi düşü-nür ve asla genel-geçer formülleri ve kullanıma hazır reçeteleri kullanmaz.
Amr Bin As radıyallâhu anhu dedi ki: “Önce geri çekilme yollarını öğrenmeden, asla bir olaya bulaşmadım. Ve bulaşınca da apar topar kaçmadım.”
Çinli bir bilge strateji hakkında der ki: “Düşmanınızı size saldırmakla pek bir şey elde edemeyeceğine inan-dırın, böylece onun savaş azmini kırarsınız.”
“Avantajların, düşmanın lehine olduğunu görürse-niz, savaş meydanını ona bırakmaya utanmayın, çünkü bu tek bir önemli savaşın sonu değil, bir savaşın önem addeden son neticesidir.”
“Eğer gücünüz varsa, yanlış utancınızı bir kenara bı-rakın ve zayıf numarası yapın, bu düşmanın tedbiri bırakmasına neden olur ve size doğru anın gelmesini beklemeden saldırır.”
“Düşmanı şaşırtma yeteneği, savaşta önceden gerekli olan bir şeydir.”
Çinli bilge Juang Chi tarafından üç bin sene önce formüle edilmiş beş savaş ilkesi şunlardır: “İnanç: Sa-vaşa girmeden önce yaptığınız şeye inanmalısınız.”
“Yoldaş: Yoldaş seçmeyi öğrenin ve onlarla omuz omuza çarpışın, çünkü hiç kimse savaşta yapayalnız çarpışamaz.”
“Zaman: Hakiki savaşçı kışın savaşın yazınkinden farklı olduğunu unutmaz. Savaşa girerken dâimâ doğ-ru ânı seçer.”
“Mekan: Dağlarda, ovada savaştığınız gibi savaşa-mazsınız. Etrafınızdaki her şeyi değerlendirin ve sa-vaşmak için en iyi yolu seçin.”
“Strateji: En iyi savaşçı ileriyi görebilen ve savaşın akışına hazırlanandır.”

KUSUR

Allah celle celâluhu şöyle buyuruyor:

وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ

“Hem kendi günahın, hem mü min erkekler ve mü min kadınlar için mağfiret dile” (Muhammed, 19)
Bir Mücâhid, kötü yanlarını ilk fırsatta göstermeye çalışan birçok insanla karşılaşmak zorunda kalır. İçle-rindeki zayıflığı savaştaki enerjilerinin arkasına saklar-lar, bağımsızlık maskelerinin arkasında yalnızlık kor-kularını saklarlar. Kendi güçlerine inanmazlar fakat her köşede kendi erdem ve değerlerini haykırırlar.
Bir Mücâhid tanımak zorunda olduğu birçok erkek ve kadında bu özellikleri görür. Ama asla vesveseye kapılmaz ve ilk izlenime güvenmez. Ama onlar onun dikkatini çekmek ve afallatmak isterse, o ısrarla sessiz-liğini korur. Önüne çıkan her fırsatta kusurlarını düzel-tir, çünkü o diğer insanlarda kendini görür, tıpkı bir ayna gibi.
Allah celle celâluhu şöyle buyuruyor:

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْم ٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ

“Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların du-rumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11)
Yüce Allah celle celâluhu şöyle buyuruyor:

فَاسْتَبِقُواْ الْخَيْرَاتِ

“Öyleyse hayırlarda yarışın.” (Bakara, 148)

Peygamber aleyhisselâm şöyle buyuruyor: “…ve Allah (mü’min) kardeşine yardım edene yardım eder.”
Arkadaşlarını koruyan bu gerçeğin fırtınasında ür-permez ve zorluklarla mücâdele etme gücünü kendi içinde bulur ve ilerler.
Bazen bir Mücâhid sevdiklerine itiraz eder.
Etrafına bakınır ve kardeşlerini ayırt eder. Arkasına bakar ve düşmanlarının kim olduğunu belirler. Hainli-ğe karşı acımasızdır, hainleri sadece hayatından çıkarır ve onlarla gerekenden fazla uğraşmaz.
Bir Mücâhid kabiliyetlerini bilir. Yetenek ve meziyet-leriyle övünmez. Bir Mücâhid günlerini başka birinin biçtiği rolü oynamakla geçirmez.
Bir Mücâhid bir şey gibi görünmeye çalışmaz. O neyse odur.
Bir Mücâhid için, “daha iyi” veya “daha kötü” gibi kavramlar yoktur, çünkü onun gözünde herkes Sırât-ı Müstakîm’e uyabilecek kapasitededir. Ama ona uyma-yan insanlar vardır. Onu incitmeye veya hor görmeye çalışabilirler, tartışma çıkarabilirler veya onu sinirlen-direcek bir şey yapabilirler. Böyle anlarda vicdanı Mü-câhide der ki: “Hakareti boş ver, o senin yeteneklerini artırmayacak. Sadece enerjini harcayacaksın.”
Bir Mücâhid meydan okumaya cevap verirken za-manını çarçur etmez, çünkü Yüce Allah celle celâluhu’nun emrettiği şeylerin yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

TAKTİK

Yüce Allah celle celâluhu şöyle buyuruyor:

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللهُ عَمَلَكُمْ

“De ki: Yapıp edin. Allah sizin yapıp ettiklerinizi (amellerinizi) görecektir.“ (Tevbe, 105)
Birçok şeye dayanan bir çarpışmaya girmeden önce Mücâhid kendi kendine sorar: “Ya tek başıma savaş-mak zorunda kalsam ne yapardım? Kendimdeki usta-lığı ve çevikliği artırmayı ne kadar becerebildim?” Ve böylece zayıf noktalarını belirler. En azından eski çar-pışmalarının her birinden bir şey öğrendiğini bilir. Ama aynı zamanda onun öğrendiği dersler gereğinden fazla ızdırap çekmesine sebep olur.
Çarpışma zamanı yaklaştığında, Mücâhid herhangi beklenmedik bir şeye karşı hazırlıklıdır.
Düşmana ilk vuruşu daima o yapmaya çalışır ve böylece düşman üzerinde kendi savaş planını uygular. Düşman güç ve para bakımından üstün olduğunda, şanlı ceddinin taktiğini kullanır: “Arı taktiği”. Mücâhid tıpkı bir arı gibi müsait olan herhangi bir noktaya hafif ama çok ve muntazam darbeler indirerek düşmanın etrâfını kuşatır. Böylece düşman tükenir ve Mücâhidler nitelik olarak üstün gelir.
Ömer İbn-i Hattab radıyallâhu anhu, Sa’d Bin Ebu Vakkas radıyallâhu anh’a dedi ki:
“Sana ve adamlarına, düşmandan ziyade kendi gü-nahlarınızdan korkmanızı emrediyorum. Çünkü asker-lerin günahla-rı, düşmandan daha tehlikelidir. Müslü-manlar, düşmanın Allah celle celâluhu katında günahları nedeniyle kazanır. Eğer öyle olmasaydı, onları yene-mezdik, çünkü bizim sayımız onlardan az ve silahları-mız onlarınki gibi değil. Eğer günah bakımından onlar-la eşit olsaydık, onlar bizi yenerdi. Biz (Allah celle celâluhu katındaki) yüksek mevkiimiz sayesinde kazanıyoruz, kendi gücümüzle değil.”
“Allah celle celâluhu’nun melekleri seferinizde daima si-zinle beraber olacak; onlar ne yaptığınızı biliyor. Onla-rın karşısında utanın. Allah celle celâluhu’nun yolundayken günah işlemeyin. ‘Düşmanımız bizden zayıf, bizi ye-nemez’ demeyin. Bazen bir ülke, daha kötü olan bir diğer ülkeye hakim olur, tıpkı putperestler tarafından yönetilen Allah celle celâluhu’nun gazabını çeken Yahudiler gibi.”
“Düşmana karşı zafer istediğiniz gibi, Allah celle celâluhu’dan heveslerinize karşı yardım dileyin. Seferleri-nizdeki Müslümanlara yumuşak davranın. Haftada bir gün mola verin. Anlaşma imzalanmış olan yerlerden ve zimmîlerin yaşadığı yerlerden mümkün olduğunca uzak durun. Oraya dindarlardan ve güvenilirden baş-kasını sokmayın. Düşmanı yenmek için anlaşma imza-lanan insanlara karşı adaletsizlik yapılmasına izin verme-yin. Düşmanın ülkesine girdiğinizde bilgi almak için keşif erlerinizi gönderin. Yöre sakinlerinden size sadık olan ve sizin güvendiğiniz bazılarını yanınızda bulundurun. Çünkü yalancılar işe yaramaz, bazen ger-çeği söyleseler bile. Bir yalancı sizin zararınıza casusluk yapar, yararınıza değil.”
“Sık sık öncü müfrezeler gönderin. Bu müfrezeler için en zeki ve denenmiş olanları seçin. Onlara en iyi atları verin. Seçerken kendi duygularınıza karşı hareket etmeyin. Müfreze ve mangaları apaçık tehlikeli yerlere göndermeyin. Araziyi ve yöre sakinlerini öğrenin. Düşmanı gördüğünüzde, tüm askerleri, müfrezeleri ve mangaları toplayın. Tüm gücünüzü toplayın, mecbur kalmadıkça temas savaşına girmeyin. Düşmanın zaafı-nı gördüğünüzde, oradan vurun. Düşmanınıza, onların size yaptığı gibi muamelede bulunun. Askerinizi iyi koruyun, gece saldırılarına dikkat edin. Kaçan bir esi-rin kafasını koparmadan bırakmayın ki Allah celle celâluhu’nun ve sizin düşmanlarınız korksun. Allah celle celâluhu sizi ve sizinle berâber olanları korur. Allah celle celâluhu, düşmana karşı zafer verendir ve sizin yardım istediğinizdir.”
Bir Mücâhid, tam bir rahatlık veya tam bir gevşeklik hâlinde yaşamanın imkansız olduğunu bilir. O, yayını germek zorunda olan bir okçu gibidir. Atın engelleri aşarken tüm kaslarını gerdiğini görür. O, gerginliği boş koşuşturmacadan ayırt eder ve bu iki şeyi asla birbirine karıştırmaz.
O, bir alageyiğin bacaklarının kuvvetli olduğunu ve bir martının gücünün bir balığı tespit etmedeki keskin görüşünde ve onu sudan çıkarmadaki hevesinde oldu-ğunu bilir. Mücâhid, bir kaplanın sırtlandan korkma-dığını bilir, çünkü kaplan kendi gücünden emindir. Mücâhid neye güveneceğini anlamaya çalışır. Ve şu üç şeyi içeren cephanesini kontrol eder: Allah celle celâluhu’ya iman, O’nun rahmetini isteme ve İslâm sevgisi. Eğer bu üç şeyin hepsi varsa, Mücâhid ilerler ve yoluna devam eder.
Hepsinden sonra, yüce Allah celle celâluhu Kur’ân-ı Ke-rîm’de şöyle buyuruyor:

وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ

“İman edenlere yardım etmek, bizim üzerimizde bir haktır.” (Rûm, 47)